Şefaat Haktır - 30. Bölüm: Mustafa İslamoğlu'na Cevap


Video Metni
Mustafa İslamoğlu'nun tahlilini yapacağımız dördüncü sözü şu:
- Mustafa İslamoğlu: Kur'an açıkça diyor, Zümer 44: "Şefaatin tamamı Allah'a aittir." Aliyy isminden rol çalan hasta akide sahibi önüne gelene şefaat yetkisi dağıtıyor.
Mustafa İslamoğlu, "Şefaatin tamamı Allah'a aittir." ayetini gösterip Allah'tan başka kimsenin şefaat edemeyeceğini söylüyor. Ona göre bu ayet, şefaatin tamamının Allah’a ait olduğunu bildirmekle diğer şefaat edicilerin varlığını reddetmektedir.
- Acaba mesele onun dediği gibi midir? Bir şeyin tamamının Allah'a ait olması, başkasının ona sahip olmasına bir mani teşkil eder mi?
Eğer böyle düşünüyorsa bizim şu sorumuza cevap versin.
Nisa 139'da: “Bütün izzet Allah'a aittir.” buyrulmuştur. Sorumuz şu: Bütün izzetin Allah'a ait olması, başkasının izzet sahibi olmasına engel mi? Yani sen diyebilir misin ki: "Bütün izzet Allah'ındır. O halde peygamberler ve müminler izzetsizdir." Bütün izzetin Allah'a ait olduğunu bildiren ayetten bu neticeyi mi çıkarıyorsun? Eğer bu neticeyi çıkarıyorsan Münafikun suresi 8. ayet sizi tekzip eder. Çünkü bu ayette şöyle buyrulmuştur:
“İzzet Allah'a, Resulüne ve müminlere mahsustur.”
Bak, Nisa 139’da bütün izzetin Allah’a ait olduğundan bahsedilirken, Münafikun 8’de Resulünün ve müminlerin de izzet sahibi olmasından bahsedilmiştir. Demek izzetin Allah’a ait olması, Peygamberimiz (asm)’in ve müminlerin o izzetten mahrum olması neticesini vermemiştir.
Birbirine zıt gibi görünen bu iki ayetin vech-i tevfiki şudur: İzzet tamamıyla Cenab-ı Hakk’a aittir. Peygamberimiz (asm)’in ve müminlerin izzeti ise, Allah’ın onlara izzet vermesi ve aziz kılması iledir. Cenab-ı Hakk’ın izzeti zatî iken, diğerlerininki zatî değildir. Neticede, Peygamberimizin ve müminlerin izzet sahibi olması, bütün izzetin Allah’a ait olması hakikatine zıt değildir.
Şefaatte de durum aynıdır. Bütün şefaatin Allah’a mahsus olması, başka kimsenin şefaate malik olmayacağı manasına gelmez. Bunun manası şudur: Bütün şefaat Allah’a aittir. Diğerlerinin şefaate sahip olması ise, Allah’ın onlara bu yetkiyi vermesiyledir. Demek diğerleri, Allah’ın vermesiyle şefaate sahip olmuşlardır, şefaat onların zati malı değildir.
Bu şuna benzer: Bizden başka kimsenin parası olmasa ve biz bu paradan bazı insanları istifade ettirsek, bu durumda desek ki: “Bütün para bize aittir.” Bu söz, bizim parayı kimseye vermeyeceğimize değil; başkalarında bulunan paraların da aslında bize ait olduğunu ve bizim vermemizle onların buna malik olduklarını beyan içindir.
"Bütün şefaat Allah’ındır.” demek de aynen bunun gibidir. Yani kim şefaate yetkili kılındıysa, Allah’ın izniyle olmuştur ve ancak Allah’ın izin verdiği kişiye şefaat edebilecektir.
Dilerseniz bir örnek daha verelim:
Kur'an'da birçok yerde bütün mülkün Allah'a ait olduğundan bahsedilmektedir. Şimdi, bütün mülkün Allah'a ait olması, bizlerin mülk sahibi olmasına engel mi? Elbette değil. Bizler de Allah'ın vermesiyle mülk sahibi olmuşuz. Evet, mülkün hakiki sahibi Allah'tır. Bizlerin malikiyeti ise, Allah'ın vermesiyledir. Hakikatte biz de sahip olduklarımız da Allah'ındır. Lakin Allah mülkünden bir kısmını bizlere vermiş ve bizleri mülk sahibi yapmıştır.
İşte şefaatin hepsinin Allah'a ait olması da böyledir. Bu aitlik, başkasının şefaat edemeyeceği manasına gelmez. Bunun manası şudur:
Bütün şefaat Allah'ındır. Kimse kendinden şefaate sahip değildir. Ancak Allah'ın yetki vermesiyle buna sahip olur. Ve ancak izin verdiği kişi de bunu kullanır.
Sevgili kardeşlerim, gördüğünüz gibi, şefaati inkar eden Mustafa İslamoğlu'nun bu sözü ne kadar zayıf ve ne kadar temelsiz. Bu sözle ancak Kur'an'ı bilmeyenleri aldatabilir. Kur'an'ı bilenler ona şöyle der:
Bütün şefaatin Allah'a ait olmasından, kulların hiçbir şefaate sahip olamayacağını mı çıkarıyorsun? O halde bütün izzetin Allah'a ait olmasından da meleklerin, peygamberlerin ve bütün müminlerin izzetsiz olduğunu çıkarmalısın! Bunu yapıyor musun?
Yine "Bütün mülk Allah'a aittir." ayetinden kimsenin mülke sahip olamayacağı manasını mı çıkarıyorsun?
İşte ona böyle sorulduğunda, donup kalır ve tek bir kelime söyleyemez.
Kardeşlerim, bu bu bölümle birlikte Mustafa İslamoğlu'nun şefaate dair dört sözünü tahlil ettik ve sözlerinin haktan ne kadar uzak olduğunu gösterdik. Daha başka yanlış ve tehlikeli sözleri de var, ancak zaman bizim en büyük sermayemiz, sözü daha fazla uzatmayalım ve bu kadarla yetinelim. Bir sonraki videoda Mehmet Okuyan'ın sözlerine bakacağız. Bir sonraki derste görüşünceye kadar hepiniz Allah'a emanet olunuz.
KAYNAK: ehlisunnetinanci.com/30-bolum-mustafa-islamogluna-cevap

Şefaat Haktır - 29. Bölüm: Mustafa İslamoğlu'na Cevap


Video Metni
Mustafa İslamoğlu’nun tahlilini yapacağımız Üçüncü sözü şu:
 - Şefaat, Allah’ın razı olma ödülünü kişiye biri eliyle tevdi etmesidir. Ben onu affettim, benim onu affetme beratımı sen ona tevdi et.
Mustafa İslamoğlu, şefaate, şimdiye kadar hiç duyulmamış bir tarif getirdi. Ona göre şefaat, Allah'ın razı olma ödülünü biri eliyle tevdi etmesiymiş, affetme beratını ona vermesiymiş.
Şimdi Mustafa İslamoğlu’na şu soruları sormak istiyoruz:
1. Bu tarifi hangi ayete veya hangi hadise dayanarak yaptın? Bizler, şefaatle ilgili bütün ayet ve hadisleri inceledik, ancak hiçbirinde böyle bir mana bulamadık. Acaba bizim bilmediğimiz hangi ayet ve hadisten bu manayı çıkarttın?
2. Ya da bu mana bir ayet ve hadise değil de bir alimin keşfine mi dayanıyor? Öyleyse, bu sözü senden önce söylemiş alimi bize söyle veya bu sözün yazılı olduğu muteber bir kitabı bize göster.
3. Eğer elinde ayet, hadis veya muteber bir kaynak yoksa -ki biz olmadığından eminiz- o halde bu söz sana ait olmalı. Demek bugüne kadar kimsenin yapamadığı keşfi sen yaptın ve şefaatin gerçek manasını sen keşfettin. Eğer böyleyse bu keşfe nasıl mazhar olduğunu bize anlatır mısın? Acaba perde açıldı da ahiret alemlerini mi gördün? Ya da bizzat Peygamber Efendimiz (asm) hem de uyanıkken ziyaretine geldi de o mu sana bildirdi?
4. Sözünde şefaat için, "Allah'ın razı olma ödülünü biri eliyle tevdi etmesi, affetme beratını ona vermesi." diyorsun. Biz de merak edip soruyoruz tabi:
 Bu ödül kupa gibi bir şey mi? Ya da plaket gibi bir şey mi? Yine bu berat yazılı bir kağıt mı? Yoksa bunlar maddi bir şey olmayıp aracı sadece haber mi veriyorYani Allah birine: "Git, şu kulumu affettiğimi söyle." diyor, o kul da gidip ona: "Allah seni affetmiş, bana haber verdi, sana söylememi istedi." mi diyor? Eğer böyleyse, Allah affettiğini kuluna neden kendi söylemiyor da birini vesile yapıyor? Hani siz vesileye karşısınız ya ondan soruyorum: Burada bir vesilenin kullanılması nedendir acaba, hikmeti nedir?
Sevgili kardeşlerim, işte Mustafa İslamoğlu... Delilsiz, mesnetsiz konuşan; vehminin hükmünü İslam'ın hükmüymüş gibi sunan birisi. Şefaate, şimdiye kadar kimsenin yapmadığı bir tarifi yapıyor. Yine Mehmet Okuyan'ın tarifinin elle tutulur bir yanı var. Hiç değilse o, Mutezile'yi taklit ediyor; hepten uydurmuyor. Ama Mustafa İslamoğlu tamamen uyduruyor.
Böyle imanî meselelerde pervasızca uyduran bir kişinin hiçbir sözüne itibar edilmez. Sakın etmeyin! Gelin, Ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarını okuyun ve onlara tabi olun. Onlara tabi olan zarar etmez.
Kardeşlerim, Mustafa İslamoğlu'nun şefaate dair Üçüncü sözünün tahlilini burada noktalayalım ve şimdi Dördüncü sözünün tahliline geçelim.
KAYNAK: ehlisunnetinanci.com/29-bolum-mustafa-islamogluna-cevap

Şefaat Haktır - 28. Bölüm: Mustafa İslamoğlu'na Cevap


Video Metni
Mustafa İslamoğlu’nun tahlilini yapacağımız ikinci sözü şu:
Peki biz ne yaptık? Torpilin adını şefaat koyduk.
Şefaat bir torpildir... Şefaat müşriklerin inancıdır.
İşittiniz, Mustafa İslamoğlu'na göre şefaat torpilmiş. Şimdi bu sözün, Kur'an'ın ruhuna ne kadar uygun olduğunu tahlil edelim:
Enbiya suresi 28. ayette şöyle buyrulmuştur:
 "Onlar ancak Allah'ın razı olduğu kimseye şefaat edebilirler." Acaba şefaate "torpil" diyen İslamoğlu, bu ayete şöyle mi mana veriyor: "Onlar ancak Allah'ın razı olduğu kimseye torpil yapabilirler." Öyle ya, şefaat torpil demekse, ayete böyle mana vermek zorunda.
Yine Meryem suresi 87. ayette şöyle buyrulmuştur:
 "(O gün) Rahman'ın katında bir söz almış olan kimseden başkasına şefaat edilmez."
Herhalde İslamoğlu, bu ayete şöyle mana veriyor: "Rahman'ın katında bir söz almış olan kimseden başkasına torpil yapılmaz." 
Yine Necm suresi 26. ayette şöyle buyrulmuştur:
"Göklerde nice melek vardır ki, Allah'ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce onların şefaatleri hiç bir fayda vermez."
Herhalde İslamoğlu bu ayete şöyle mana veriyor: "Göklerde nice melek vardır ki, Allah'ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce onların torpilleri hiçbir fayda vermez."
Demek İslamoğlu'na göre meleklerin de torpili var ve Allah'ın izin verip razı olduğu kullara torpil yapıyorlar.
Yunus suresi 3. ayette şöyle buyrulmuştur:
"Ancak onun izninden sonra şefaat edilebilir."
Yine İslamoğlu bu ayete şöyle mana veriyor olmalı: "Ancak onun izninden sonra torpil yapılabilir."
Zuhruf suresi 86. ayette şöyle buyrulmuştur:
"Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şeyler -yani putlar- şefaate sahip değildirler. Şefaate ancak, bilerek hakka şahitlik edenler sahiptir."
Yine İslamoğlu bu ayete şöyle mana veriyor olmalı: "Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şeyler torpile sahip değildirler. Torpile ancak, bilerek hakka şahitlik edenler sahiptir."
Daha gösterebileceğimiz çok ayet-i kerime var. Eğer Mustafa İslamoğlu şefaate torpil diyorsa, bütün bu ayetlere böyle mana vermek zorunda. Sadece ayetlere de değil, hadis-i şeriflere de böyle mana vermeli. Mesela, İmam Tirmizi, İbni Mâce ve Ahmed İbni Hanbel hazretlerinin naklettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
 شَفَاعَتِى لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِى Benim şefaatim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir. (Tirmizi, Kıyame:11; İbni Mâce, Zühd:26; Ahmed İ. Hanbel, 3/113).
Ey Mustafa İslamoğlu, Peygamberimiz şöyle mi demek istedi: "Benim torpilim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir."
Ya da Zeyd b. Erkam Hazretlerinin naklettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
 شَفَاعَتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَقٌّ  Kıyamet günündeki şefaatim haktır. (El-Mutteki, Kenzül Umman: 14/399)  
Ey İslamoğlu, bu hadisin manası "Kıyamet günündeki torpilim haktır."  şeklinde midir?
Ya da şöyle sorsak: İmam Tirmizi'nin Sünen'inde naklettiği ve hasen kabul ettiği bir hadis-i şerifte Enes b. Malik Hazretleri şöyle der:
"Ey Allah'ın Resulü, bana kıyamet gününde şefaat eder misin?" Bunun üzerine Peygamberimiz (asm) şöyle dedi: "Allah izin verirse ederim."  
Ey İslamoğlu, sana göre Hz. Enes Peygamberimiz’den torpil mi istedi. Peygamberimiz de ona "Allah izin verirse torpilyaparım" mı dedi?
Diğer sahabeler de Peygamberimiz’den şefaat talep etmişlerdir. Bütün bu talepler torpil isteme midir? Sen Kur'an'ı ve İslamı böyle mi anlıyorsun?
Şimdi, Mustafa İslamoğlu aşığı bir kardeşim şöyle diyebilir: "Hocam biraz abarttın, İslamoğlu ‘torpil’ kelimesiyle haksız menfaati kastetmiştir. Öyle değil mi yani, cehenneme gidecek birine şefaat edilmesi haksız bir menfaat değil midir?"
Biz de böyle diyen birisine şöyle deriz:  O zaman sana bir kaç ayet daha göstereyim: Bakara suresi 261. ayette Cenab-ı Hak, iyiliğe karşı bire yedi yüz vereceğini beyan buyurmuştur. Bir iyiliğe 700 kat sevap almak da kişinin hakkı değildir. O zaman bu da sana göre torpildir. Öyle ya, hak edilmeyen bir şeyi almak torpilse, bu da torpil olmalıdır...
Yine Cenab-ı Hak tövbe edenlerin günahlarını affedeceğini bildirmiştir. Bu da sana göre torpil olmalı. Çünkü burada da haksız menfaat var. O kadar günah işlemişken birden affediliyor.
Hatta Furkan Suresi 70. ayet sana göre kat kat torpildir. Çünkü bu ayette Allah Teala, tövbe edip iman eden ve salih amel işleyenlerin günahlarını sevaba çevireceğinden bahsediyor. Yani günahı silmekle kalmıyor, bir de bütün günahları sevaba çeviriyor. Haksız menfaat torpilse, sana göre bundan daha büyük torpil mi var?..
Hatta sana göre cennet de torpil olmalı. Çünkü cennet de kulun hak ettiği bir şey değildir. Dünyada günde on saat çalışıp bir ömürde küçücük bir eve sahibi olamayan insan, hangi ameliyle ebedi cenneti hak ediyor? Cennet, tamamıyla lütfü ilahidir. Bu lütuf, iman ve salih amel sahiplerine yapılacaktır.
İşin özü şu: Eğer "Şefaat torpildir, çünkü haksız menfaattir." derseniz, Allah'ın affından tutun sevapların katlanmasına kadar; günahların sevaba çevrilmesinden tutun, cennete kadar her şeye torpil demek zorunda kalırsınız. İslam alimleri buna torpil değil ihsan der, lütuf der, ikram der, af der. Kur'an'dan ve edepten nasibi olmayanlar ise buna torpil der.
Torpil kelimesinin tahlilini burada keselim ve şimdi İslamoğlu'nun cümlesinin devamına bakalım. Hazret devamında diyor ki: "Şefaat müşriklerin inancıdır." Yani bu eserin başında ayetlerle ve hadislerle ispat ettiğimiz şefaat, müşriklerin inancıymış... Herhalde ona göre şefaate inanan bizler de müşrikizdir. Biz müşrik olduğumuz gibi, bütün Ehl-i sünnet alimleri de müşriktir, çünkü onlar da şefaatin hak olduğuna inanmışlardır. Herhalde tek tevhid ehli, İslamoğlu ve avanesidir.
Şimdi soruyorum: Hakkında bu kadar ayet ve onlarca hadis olan şefaate, müşriklerin inancı diyebilen bir kişinin sözüne itibar edilir mi? Cevabı sizlerin ferasetine ve vicdanına bırakıyorum. Biz daha ne yapalım? Elimizden uyarmaktan başka hiçbir şey gelmez. Gönülleri açacak ve hakkı kabul ettirecek olan ancak ve ancak Allah'tır!
Kardeşlerim, Mustafa İslamoğlu'nun şefaate dair İkinci sözünün tahlilini burada noktalayalım ve şimdi Üçüncü sözünün tahliline geçelim.
KAYNAK: ehlisunnetinanci.com/28-bolum-mustafa-islamogluna-cevap

Şefaat Haktır - 27. Bölüm: Ehli Sünnet İtikadını Bozmaya Çalışanlar


Video Metni
Sevgili kardeşlerim, şefaate dair eserimizin bu bölümüne kadar, şefaati Kur'an'ın ayetleriyle ve Peygamberimizin hadis-i şerifleriyle ispat ettik ve şefaati inkar edenlerin sözlerine cevap verdik. Eserimizin bu bölümünde ise, şefaate yanlış mana veren ve Ehl-i sünnet itikadına muhalefet eden kişileri ifşa edeceğiz. Bize göre bu kişileri ifşa etmek, şefaati delilleriyle anlatmak kadar önemlidir ve büyük bir vazifedir.
Bu kişiler; Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan, Abdülaziz Bayındır ve Bayraktar Bayraklı'dır. Daha başkaları da vardır, ancak bu kişiler, bu güruhun ülkemizdeki reisleridir. Bu sebeple biz sadece bunlarla ilgileneceğiz.
Şu noktaya da dikkat çekmek istiyoruz:
Bizlerin hiç kimsenin şahsıyla bir mücadelesi yoktur; bizim mücadelemiz fikirlerledir. Bizler kişilerle uğraşmıyoruz; çünkü önemli olan kişileri değil, fikirleri çürütmektir. Ancak, fikir sahiplerini de ifşa ediyoruz ki, itikadının delilini bilmeyenler onların şerlerinden sakınsınlar ve onların yaldızlı sözlerine kanmasınlar.
Sözlerini tahlil edeceğimiz ilk isim Mustafa İslamoğlu. Bakın Mustafa İslamoğlu ne diyor...
* * *
Sözlerini tahlil edeceğimiz ilk isim şöyle diyor:
 Mustafa İslamoğlu: “Hadisleri inkâr ettiğimi söyleyenlere kapak olsun diye bir şey okuyayım mı burada? Peygamberimizin tam vefat günü, vefatına bir iki saat var. Artık vefat edeceğini de anlamış ve başucuna sevdiklerini topluyor. Teker teker onlara şöyle hitap ediyor, kızına olan hitabını vereyim: ‘Kızım Fâtıma, Allah’ın elinden kendi eylemlerinle kendini satın al. Vallahi Allah’ın elinden seni ben bile alamam.’ Kapak olsun, hani biz hadisleri inkâr ediyormuşuz ya!”
Mustafa İslamoğlu:  böyle diyor. Onun bu sözü, hadis ilminden hiç haberi olmadığının ispatıdır. Çünkü hadisin metninde söylediği hiçbir ibare yok. Dilerseniz önce hadisin metnine bakalım:
Hadis-i şerifi Bezzar ve Beyhaki şu şekilde naklediyor:
  يَا فَاطِمَةُ بِنْتَ مُحَمَّدٍ  Ey Muhammed'in kızı Fâtıma!  اشْتَرِي نَفْسَكِ مِنَ اللهِ  Nefsini Allah’tan satın al. إِنِّي لاَ أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللهِ شَيْئًا  Şüphesiz ben senin için Allah'tan hiçbir şeye malik değilim.
Hadis-i şerifi Müslim, Tirmizi ve Nesei de şöyle rivayet etmiştir:
Ey Muhammed'in kızı Fatıma!  أَنْقِذِى نَفْسَكِ مِنَ النَّارِ  Nefsini ateşten kurtar.  فَإِنِّى لاَ أَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا Çünkü şüphesiz ben sizin için Allah'tan hiçbir şeye malik değilim.
Hadisin manasına bir daha dikkat kesilelim:
 Ey Muhammed'in kızı Fâtıma! Nefsini ateşten satın al. Diğer rivayette -Kendini ateşten kurtar.- Çünkü ben senin için Allah'tan hiçbir şeye malik değilim.
Şimdi, Hadis-i şerifin bu metniyle Mustafa İslamoğlu'nun sözünü kıyas edelim. Bu sayede hadis-i şerifi nasıl tahrif ettiğini görelim:
Mustafa İslamoğlu hadisi şöyle naklediyor:
Kızım Fâtıma! Allah’ın elinden kendi eylemlerinle kendini satın al. Vallahi Allah’ın elinden seni ben bile alamam.
Halbuki hadisin Arapça metinde:
1. "Kendi eylemlerinle" diye bir ibare yok,
2. "Vallahi" diye bir yemin yok,
3. "Allah'ın elinden seni ben bile alamam." diye bir ifade yok. Bakın, sadece bir cümlelik hadiste üç hata yapıyor.
Şimdi size sorum şu:
- Mustafa İslamoğlu hadisi niye doğru nakledemiyor?
- Niye hadisin orjinal metnini bu kadar değiştiriyor?
 Sebebini söyleyeyim mi? Sebebi şu:
Çünkü hadisin Arapça metni ezberinde yok. Bir yerden duymuş, okumuş, aklında bir şeyler kalmış, onunla konuşuyor. Hadis ezberinde olmadığı için ifadeleri bu kadar çarpıtıyor.
Şimdi Mustafa İslamoğu aşığı bir kardeşim diyebilir ki, ne fark eder, mana bakımından birbirine yakın.
Sevgili kardeşim, benim üzerinde durduğum yer mananın yakınlığı uzaklığı değil, ben şuna dikkat çekiyorum:
Mustafa İslamoğlu naklettiği hadislerin bile Arapça metnini bilmiyor. Şunu her zaman söylüyorum; bunlara "Yüz hadisi senetleriyle söyleyin." deseniz, bunu yapamazlar. Ezberlerinde bu kadar hadis bile yoktur. Ama sıra alimlere meydan okumaya gelince, ezberinde yüz bin, iki yüz bin, beş yüz bin hadis olan alimlere meydan okurlar. Benim üzerinde durduğum yer burası.
Şimdi soruyorum:
- Naklettiği hadisi dahi ezberleyemeyen birisinin sözüne itibar edilir mi?
- Ezberlerinde yüz binlerce hadis olan alimlerin sözü bırakılıp da bu kişinin peşinden gidilir mi?  
- Hadis ve Kur'an hakkında bu kişinin sözüne itibar edilir mi?
Bu sorularımın cevabını, bu kişinin peşinden gidenlerin vicdanına havale ediyorum.
Şunu da hatırlatayım: Zikrettiğimiz hadis-i şerifin şefaate zıt olmadığını, eserimizin Yirmi İkinci Bölümünde ispat ettik. Dileyenler sitemize girip, "şefaat" isimli eserimizin Yirmi İkinci videosunu seyredebilirler...
Bu dersimize burada noktayı koyalım ve şimdi Mustafa İslamoğlu’nun , başka bir sözüne geçelim...
KAYNAK: ehlisunnetinanci.com/27-bolum-ehli-sunnet-itikadini-bozmaya-calisanlar

Şefaat Haktır - 26. Bölüm: 16. Soru-Cevap

Video Metni
Şefaate dair eserimizin bu Yirmi Altıncı Bölümünde şu sorunun cevabını vereceğiz:
Bizler şefaati tarif ederken şöyle dedik: Şefaat: Salih bir kulun, günahkar bir kulun affı için Allah'a dua etmesi ve niyazda bulunmasıdır. Eğer duası kabul olursa, "Falan kul falan kula şefaat etti." denilir. Eğer duası kabul olmazsa, "Falanca şefaat etmek istedi, ancak isteği kabul olmadı." denilir. 
Dolayısıyla şefaat Allah'ın iznine ve rızasına bağlıdır ve bir kulun dua ve niyazından ibarettir.
Bizi dinleyenlerin aklına şöyle bir soru gelebilir: Allah'ın izni ve rızası olmadan şefaat edilemiyor. Allah önce kulunun bir amelinden razı oluyor, daha sonra şefaat edilmesine izin veriyor. Demek hakikatte affeden Allah'tır. O halde şefaate ne ihtiyaç var? Şefaat olmadan Allah kulunu direkt t affetse olmaz mı?
Bu soruya cevabımız şudur: Zaten Allah bir kısım kullarını direkt  affedecektir. Bir kısmının affına ise şefaati vesile kılacaktır. Şefaatin vesile kılınmasındaki hikmetleri şöyle sayabiliriz:
Birinci Hikmeti: Şefaat etmesine izin verilen peygamberler, şehitler ve veliler gibi zümreler ömürlerini Allah yolunda geçirmişler, canlarını bu yolda feda etmişler ve Allah'ın rızasını kazanmak için her zahmete katlanmışlardır. İşte onların bu amellerine bir mükafat olarak Allah onlara şefaat iznini verir. Nasıl ki dünyada işlenen farklı amellere cennette farklı mükafatlar vardır. İşte bazı amellerin mükafatı da şefaat edebilme makamıdır.
İkinci Hikmeti: Allah bu makamı o kullara vermekle o kullardan çokça razı olduğunu bildirmekte ve o makama ulaştıracak amellere teşvik etmektedir. Mesela hadis-i şeriflerde, hafızın ve şehidin şefaat etme hakkına sahip olacağını bildirilir. Kişi bu haberden anlar ki: Cenab-ı Hak Kur'an'ı ezberleyenden ve canını hak yolda feda edenden çokça razı. O zaman ben de bu amellere daha fazla ehemmiyet vereyim. Vereyim ki Rabbim benden daha çok razı olsun! İşte şefaat edecek zümrelerin beyanı, o zümrelerin ameline teşvik içindir.
Üçüncü Hikmeti: Cenab-ı Hak, kullarının hidayete ulaşması için sadece peygamberler göndermek ve kitaplar inzal etmekle yetinmemiş, hidayeti birçok yolla teşvik etmiştir. Hidayetin bir yolu da salih kullara ve evliyaya tabi olmaktır. Lakin kişi tabi olmadan önce sevmelidir. Önce birisini seversiniz, sonra ona tabi olup yolundan gidersiniz. İnsan ise biraz menfaatperesttir. Kendisine faydası olmayan şeyi zor sever. Bu sebeple اَلْاِنْسَانُ عَابِدُ الْاِحْسَانِ İnsan ihsanın kuludur, denilmiştir. Yani insan önce kendisine iyiliği olanı sever ve onun peşinden gider.
İşte Cenab-ı Hak, hidayetin yollarını gösteren salih kişileri sevmemiz ve onların yolundan gitmemiz için, onları sevmemize sebep olacak şefaati o kullarının eline vermiştir. Bu sayede kişi, "Falanca zat belki bana şefaat eder, benim için Allah'a dua eder." düşüncesiyle o kişiye karşı muhabbet besler. Bu muhabbetten de ona yakın olmak ve onun sözünü dinlemek meyli oluşur. Bu da onun hidayetine bir vesile olur.
İşte böyle hikmetlerden dolayı Cenab-ı Hak bazı kullarına şefaat izni vermiş ve onların duasını kulunun affına bir vesile yapmıştır.
Sevgili kardeşlerim, yazımızın başından buraya kadar şunları yaptık:
- Önce şefaatin hak olduğunu Kur'an'ın dokuz ayetiyle ispat ettik.
- Sonra bu ayetlere iki tane daha ilave edip ayetleri on bire çıkardık...
- YazımızınOnuncu Bölümünde şefaati hadis-i şeriflerle ispat ettik...
- On altı bölümde de şefaati inkar edenlerin sorularına cevap verdik. Ve toplam yirmi altı bölümü tamamladık.
Eserin bundan sonraki kısmında, şefaati inkar eden ya da şefaate yanlış mana yükleyen kişileri ifşa edecek ve onların sözlerine cevap vereceğiz. Bu kişiler Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan, Abdülaziz Bayındır, Bayraktar Bayraklı ve Mustafa Öztürk'dür. Bu kişileri iyi hatırda tutun, bu kişiler Ehli Sünnet itikadını bozmaya çalışmaktadırlar. Bu sözümüzü bundan sonraki kısımda inşallah ispat edeceğiz. Onların şefaat hakkındaki sözlerini nakledip, bu sözlerin Kur'an'dan ne kadar uzak olduğunu göstereceğiz. Bir sonraki bölümü heyecanla bekleyin. Şimdilik hepinizi Allah'a emanet ediyoruz, bizleri dualarınızdan unutmayın…
KAYNAK: ehlisunnetinanci.com/26-bolum-16-soru-cevap

Şefaat Haktır - 25. Bölüm: 15. Soru-Cevap

Video Metni
Sevgili kardeşlerim, şefaate dair eserimizin bu Yirmi Beşinci Bölümünde, "Şefaat Ya Resulallah!" demek caiz midir, meselesini izah edeceğiz. Bazı kimseler şöyle demektedir:
- Peygamberimizin şefaati haktır. Ancak "Şefaat Ya Resulallah!" diyerek şefaati Peygamberimizden istemek şirktir. Şefaat Allah'tan istenmeli ve "Ey Allah'ım, Peygamberimizi hakkımızda şefaatçi kıl." denmelidir.
Bu da bir şey... Hiç değilse, Peygamberimiz (asm)’in şefaatinin hak olduğuna kadar geldiler. Eğer bizi dikkatle dinlerlerse "Şefaat Ya Resulallah!" demenin caiz olduğunu da kabul ederler.
İlk önce, "Şefaat Ya Resulallah!" sözünün manasına bakalım.
"Şefaat Ya Resulallah!" demek, "Ey Allah'ın Resulü, benim affım için Allah'a dua et, niyazda bulun." demektir. Yoksa "Ey Allah'ın Resulü, Allah beni cehenneme attı, gel Allah'ın izni hatta haberi olmadan beni kurtar." demek değildir.
Maalesef şefaat inkarcıları, bizim şefaate böyle inandığımızı söyleyip bize iftira ediyorlar. Biz şuna inanıyoruz: Allah bir kimsenin cehennemde kalmasını murad ederse, onu cehennemden kurtaracak kimse yoktur. Peygamberimiz (asm)’den şefaat istemek, affımız için Allah'a dua etmesini istemek demektir. Şefaat istemenin manası budur.
Bu girişten sonra, "Şefaat Ya Resulallah!" demek caiz midir, değil midir meselesine bakalım. Burada üç mesele vardır:
"Şefaat Ya Resulallah!" sözündeki üç mesele şudur:
1. Peygamberimiz (asm)’den şefaat istenir mi?
2. Peygamberimiz (asm) vefat etmiş iken, kendisine "Ya" diye nida edilir mi?
3. Peygamberimiz (asm) ölmüş iken, bizim sesimizi duyup, bizim için Allah'tan af dileyebilir mi?
Birinci meselede şöyle deriz: Sahabeler Peygamberimiz (asm)’den şefaat istemişlerdir. O halde Peygamberimiz’den şefaat istemek caizdir. Çünkü sahabeler caiz olmayan bir şeyi yapmazlardı; faraza yapsalar da Peygamberimiz onları uyarırdı. Madem sahabeler istemiş ve madem Peygamberimiz onları uyarmamış; o halde bu meselenin caiz olması gerekir.
 Bu meselenin delillerini bir önceki derste anlatmıştık. Delilleri öğrenmek isteyenler Yirmi Dördüncü Bölümü tekrar gözden geçirebilirler. Dersimizi uzatmamak için bu bahsi ilgili bölüme havale ediyoruz.
İkinci mesele olan, "Peygamberimiz vefat etmiş iken kendisine 'Ya' diye nida edilir mi?" meselesinde şöyle deriz:
Peygamberimiz vefat etmiş olsa da kendisine "Ya" diye nida edilebilir. Delilimiz, her namazda okuduğumuz Tahiyyat duasıdır. Tahiyyatta  اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ  Ey Nebi, selam üzerine olsun, diyerek günde yirmiden fazla selam veriyoruz. Yani Peygamberimize "Ey" diyerek nida ediyoruz. Eğer Peygamberimizin ölümünden sonra kendisine "Ey" denilerek nida etmek şirk olsaydı, herhalde namazda bu şekilde selam vermemiz emredilmezdi. Namaz kılan herkes "Ey Nebi" diyerek selam verdiğine göre, "Ya Resulallah" demek caiz olmalıdır. Herhalde bu meselede daha fazla delil sunmaya gerek de yoktur. Bu sebeple asıl mesele olan Üçüncü meselemize geçelim.
"Şefaat Ya Resulallah!" sözüne, bir kısım insanlar şöyle diyerek karşı çıkıyorlar:
- Allah'ın Resulü ölmüştür. Hadi kabrinin yanında olsanız belki sesinizi işitir. Ama siz burada, o başka bir yerde iken sesinizi nasıl işitecek?..
Bu soruya cevabımıza şudur:
Allah'ın kudreti işittirmeye kafi değil midir? Şu hadis-i şerifleri de meselemize delil yapıyoruz:
Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:
“Günlerinizin en üstünü cuma günüdür. O gün bana çok salât ve selam getirin. Çünkü sizin salât ve selamlarınız bana sunulur.” Şöyle sordular: “Ey Allah’ın Resulü, sen ölüp de senden bir iz kalmadıktan sonra, salât ve selamlarımız sana nasıl sunulur?” Peygamberimiz buyurdu ki: “Allah peygamberlerin cesetlerini çürütmeyi toprağa yasaklamıştır.” (Ebû Davud, Salât: 201)
Başka bir hadislerinde de şöyle buyurmuştur:
“Kabrimi bayram yerine çevirmeyin. Bana salât ve selam edin. Çünkü nerede olsanız salât ve selamınız bana ulaşır.”(Ebû Davud, Menâsik: 97)
Yine başka bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Yeryüzünde Allah’ın seyyah melekleri vardır. Ümmetimin selâmlarını bana ulaştırırlar.” (Müstedrek, 2:456, no. 3576)
Bu hadisler, selam ve salavatlarımızın Peygamberimiz (asm)’e ulaştırıldığını bildirmektedir. O halde "Şefaat Ya Resulallah"sözümüz de Peygamberimize ulaştırılmaktadır.
Ayrıca Peygamberimiz (asm)’in ümmeti için dua ettiğini beyan eden şu hadisi de hatırlatmak istiyoruz:
Bekr b. Abdullah'tan rivayet edilen hadis-i şerifte Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: 
"Benim hayatım sizler için hayırlıdır. Siz bize anlatırsınız biz de size anlatırız. Öldüğüm zaman ölümüm de sizler için hayırlıdır. Amelleriniz bana arz olunur. Hayrı görürsem hamd ederim, şerri görürsem sizler için Allah’tan mağfiret dilerim."
Bu hadisi İbni Hacer, Heysemi ve İmam Suyuti gibi zatlar nakletmişlerdir. Hadis-i şerifteki,   وَاِنْ رَأَيْتُ شَرًّا اِسْتَغْفَرْتُ اللهَ لَكُمْ  Eğer şerri görürsem sizler için Allah’tan mağfiret dilerim, ifadesi, peygamberlerin ölü de olsalar dua ettiklerine delildir.
Sözün özü: Madem salavat ve selamlarımız Peygamberimiz (asm)’e ulaştırılıyor ve madem Peygamberimiz ümmeti için dua ediyor, o halde ondan şefaat talep etmek, yani affımız için dua etmesini istemek güzeldir. Bu isteği de "Şefaat Ya Resulallah" diyerek yapabiliriz. Sesimizi Ona ulaştıracak olan Allah'tır. Bu, Allah'ın kudretine çok kolaydır.
"Şefaat Ya Resulallah." sözüne şirk diyenlerden biri de Bayraktar Bayraklı'dır. Bu cevabımızı ona da atfediyor ve sizleri bu kişinin sohbetlerini dinlememe ve kitaplarını okumama hususunda uyarıyoruz.
Sevgili kardeşlerim, bu bahse burada noktayı koyalım ve şimdi şefaati inkar edenlerin bir başka sözüne geçelim.
KAYNAK: ehlisunnetinanci.com/25-bolum-15-soru-cevap

Şefaat Haktır - 24. Bölüm: 14. Soru-Cevap

Video Metni
Sevgili kardeşlerim, şefaati inkar edenlerin sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Yazımızın bu Yirmi Dördüncü Bölümünde, onların şu sözlerine cevap vereceğiz. Onlar diyorlar ki:
- Sahabeler şefaat talep etmemiştir. Eğer şefaat hak olsaydı onlar talep ederdi. Sahabelerin şefaat talep etmemesi şefaatin yokluğuna kâfi bir delildir.
Onlara bu sözlerine karşı, "el-insaf" diyoruz. Yahu siz hiç hadis okumadınız mı? Hadis ilminden bu kadar mı uzaksınız? Hiç değilse biraz Siyer-i Nebevi ya da Hayatü’s-Sahabe okusaydınız... Eğer bir parça okusaydınız, "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." demekten haya ederdiniz. Sahabeler Peygamberimiz (asm)’den şefaat talep etmişlerdir. Hadislere geçmeden önce şu noktayı izah edelim:
Şefaat talep etmek, Peygamberimiz (asm)’den kendisinin affı için Allah'a dua etmesini istemek demektir. Şefaatin manası budur. Şefaati, Allah'ın cehenneme attığını Peygamberimizin kurtarması olarak anlamak yanlıştır.  Allah bir kimsenin cehennemde kalmasını murad ederse, onu cehennemden kurtaracak kimse yoktur. O halde şu kavramları önce yerine oturtalım:
"Peygamberimiz (asm)’den şefaat istedi." demek, "Peygamberimiz’den, kendi affı için Allah'a dua etmesini istedi." demektir. "Peygamberimiz şefaat edecek." demek, "O kişinin affı için Allah'a dua edecek." demektir.
Peygamberimiz (asm)’in duası hürmetine o kişi affedilirse, "Peygamberimiz ona şefaat etti." denilir. Peygamberimizin onun hakkındaki duası kabul edilmezse, "Peygamberimiz şefaat etmek istedi, ancak şefaati kabul edilmedi." denilir. O halde "Peygamberimiz şefaat edecek." demek, "O kişiyi cehennemden kurtaracak." demek değildir. "O kişinin affı için Allah'a dua ve niyazda bulunacak." demektir.
Bu kavramları izah ettikten sonra sıra geldi sahabelerin Peygamberimiz (asm)’den şefaat talep etmelerine. Şimdi bu konudaki hadisleri nakledelim.
Enes b. Malik Hazretlerinden nakledilmiştir. O şöyle dedi:
 "Ey Allah'ın Resulü, bana kıyamet gününde şefaat eder misin?" Bunun üzerine Peygamberimiz (asm) şöyle dedi: "Allah izin verirse ederim."  
Bu hadis-i şerifi İmam Tirmizi Hazretleri Sünen'inde nakletmiş ve hadisi hasen kabul etmiştir.
İbni Abbas Hazretlerinin naklettiği başka bir hadis-i şerifte, Peygamberimiz (asm) cennete hesapsız ve azapsız olarak girecek yetmiş bin kişiden bahseder. Sahabeler: "Onlar kimlerdir ya Resulallah" diye sorarlar. Peygamberimiz onları tarif ettikten sonra Ukkaşe b. Mihsan el-Esedi ayağa kalkarak: "Ey Allah'ın Resulü! Allah'a dua et, beni onlardan kılsın." dedi. Peygamberimiz (asm) "Sen onlardansın." buyurdu. Bir başka adam da ayağa kalkarak "Allah'a dua et de beni de onlardan kılsın." deyince, Peygamberimiz: "Bu hususta Ukkaşe senden önce davrandı." buyurdu. (Buhari, No: 5705; Müslim, No: 220/375)
Bu hadis-i şerif, Kur'an'dan sonra en sağlam kaynak olan Buhari ve Müslim'de nakledilmiştir. Hadisin şu noktasına bir daha dikkat edelim: Hz. Ukkaşe, “Ey Allah'ın Resulü! Allah'a dua et, beni onlardan kılsın.” diyor. Onun bu isteği Peygamberimiz (asm)’den şefaat talep etmektir. Çünkü şefaat, Peygamberimiz’den, Allah'ın affına mazhar olması için dua etmesini talep etmektir. Hz. Ukkaşe de bunu yapıyor ve Peygamberimiz’den dua istiyor. Onun bu isteğine karşı da Peygamberimiz: "Ben sana dua edemem." demiyor;  "Sen onlardansın." diyor. Eğer şefaat talep etmek caiz olmasaydı Hz. Ukkaşe bunu yapmazdı. Faraza yapsa da Peygamberimiz onu uyarırdı. Madem uyarmamış, o halde Peygamberimiz (asm)’den şefaat talep etmek caizdir.
Şimdi nakledeceğimiz hadiseyi İmam Taberani "Mu'cemu'l-Kebir"de; İmam Beyhaki "Delailü'l-Nübüvve"de; İbni Abdilberr "el-İstiab"da, İbni Hacer de Sahih-i Buhari şerhi "Fethu'l-Bari"de zikretmiştir.
Sahabeden Sevad b. Karib Hazretleri Peygamberimiz (asm)’in önünde şu şiiri okumuştur:
“Şehadet ediyorum ki Allah'tan başka Rab yoktur.
Ve sen görünmeyen her tehlikeden güven içindesin.
Sen peygamberlerden Allah'a vesile kılınmaya en layık olanısın.
Ey şerefli insanların oğlu!
Senden başka hiçbir şefaatçinin geçmediği o günde
Sevad b. Karib'e şefaat eyle!..”
İşte Sevad b. Karib Hazretleri Peygamberimiz (asm)’den böyle şefaat talep etmiş, buna karşı Peygamberimiz ona engel olmamıştır. Peygamberimizin engel olmaması sükûtî bir ikrardır.
Yine Müslim'in "Salat" bölümünde şu hadise nakledilir:
Hazreti Ebu Bekir Peygamberimiz (asm)’in vefat haberini duyar duymaz hemen geldi. Resulullah'ı alnından öptü ve:
"Anam babam sana feda olsun ya Resulallah!  Ölümünde de yaşamın kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. Şanın ve şerefin o kadar büyük ki üzerine ağlamaktan münezzehsin. Ey Muhammed! Rabbiniz katında bizi unutma, hatırında olalım." dedi ve dışarı çıkıp Hz. Ömer'i susturdu... (Müslim, Salat, İbni Hişâm, es-Sire, IV/335; Taberî, Tarih, III/197, 198) 
Hz. Ebu Bekir'in Peygamberimiz (asm)’in alnını öperken "Rabbiniz katında bizi unutma, hatırında olalım." demesi, Peygamberimiz’den öldükten sonra da dua ve şefaat istemenin caiz olduğuna delildir.
 Hz. Ebu Bekir'in "Bizi unutma." demesi, "Ey Allah'ın Resulü, sana Allah'ın izniyle şefaat etme yetkisi verilecektir. Bize de unutma, bizim affımız için de Allah'a dua ve niyaz da bulun." manasındadır.
Sahabelerin Peygamberimiz (asm)’den şefaat talep ettiğine dair dört hadis naklettik. Şimdi "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." diyenlere şu soruyu sormak istiyoruz:
"Sahabeler şefaat talep etmemiştir." diyenler, neye dayanarak etmemiş diyorlar?
Eğer hadisleri inkar ediyorlarsa, bu sözü söylemeye hakları yoktur. Zira mazi onlar için meçhuldür. Hadisi inkar edenin mazi hakkında söyleyeceği bir söz olamaz ki, "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." diyebilsinler.
Yok eğer hadisleri kabul ediyorlarsa, o zaman işte İmam Buhari, işte İmam Müslim, işte İmam Tirmizi ve diğerleri... Hadisi kabul ediyorlarsa, bu alimlerin sahih kabul ettiği hadisleri kabul etmek zorundalar.
Sözün özü: "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." diyenler iki arada sıkışıp kalmışlardır. Hadisleri inkar etseler onlara deriz ki:
Siz sahabelerin şefaat talep etmediğini nerden biliyorsunuz? Geçmişi bilmek, ya o zamana ait kayıtları kabul etmekle ya da zamanları aşıp o zamana gitmekle olur. Siz geçmişe ait kayıtları kabul etmiyorsunuz. Zamanları aşıp gitmeye de gücünüz yok. O halde bu konuda söyleyecek bir sözünüz yok!..
Yok eğer "Biz sahih kayıtları kabul ediyoruz." diyorsanız, o halde alın size sahih kayıtlar. İslam'ın en sahih kaynaklarında kaydedilmiş ve hadis hafızlarının kabul etmiş olduğu hadisler...
Sevgili kardeşlerim herhalde mesele anlaşılmıştır. Daha fazla uzatmaya gerek yok. Bu dersimizi de burada sonlandıralım ve şimdi şefaati inkar edenlerin başka bir sözüne geçelim.
KAYNAK: ehlisunnetinanci.com/24-bolum-14-soru-cevap

Şefaat Haktır - 23. Bölüm: 13. Soru-Cevap

Video Metni
Sevgili kardeşlerim, şefaati inkar edenlerin sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Eserimizin bu Yirmi Üçüncü Bölümünde, onların şu sözlerine cevap vereceğiz:
- Onlar diyorlar ki: Büyük günah sahipleri için şefaatin olduğunu söylemekte günahlara teşvik vardır, ki bu caiz değildir.
Onlara cevabımız şudur: Hayır, hiç de öyle değil! Çünkü biz şefaatin vacip olduğuna hükmetmiyoruz ki kul azaptan emin olsun, şefaate güvenip dayansın ve günahları işlemeye cesaret göstersin. Biz, şefaat caizdir ve Allah'ın izniyle, büyük günah işleyen her fert için mümkündür, diyoruz. Vacip demek farklıdır, mümkün demek farklıdır.
Hem şunu da soruyoruz:
Siz şefaatin hak olduğunu beyan eden hangi eserde, "Şefaate güvenin, her türlü günahı işleyin, zaten şefaatle kurtulacaksınız." gibi beyanlar gördünüz? Hangi alim böyle sözler etmiş, bize gösterin de biz de bilelim?..
 Gösteremezsiniz... Bilakis bütün alimler şöyle demiştir: Şefaat ancak Allah'ın izniyledir. O razı olmadan kimse kimseye şefaat edemez. Şefaate güvenmeyin. Şefaat bir güven makamı değil; ümit ve reca makamıdır. 
Alimler bundan başka bir şey demiş mi?.. Onlar dememişken, bırakın demeyi, şefaate güvenmemeyi nasihat etmişken, sizler nasıl olur da "Şefaat inancında günahlara teşvik vardır." dersiniz. Allah'tan korkun!..
Şimdi, şefaate inanmakla inanmamak arasındaki farkı sizlere göstermek istiyoruz. Bakalım hangisi Kur'anîymiş?
Şefaat inancı, Allah'ın af ve mağfiretinden ümidimizi kesmememizi sağlar. Şefaatin olmadığa inanmak ve büyük günah işleyenlerin ebedi cehennemde kalacaklarına iman ise insanların ümidini yok eder ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmelerine sebep olur.  Allah'ın rahmetinden ümidi kesmek de küfürdür. Zira Yusuf 87'de şöyle buyrulmuştur:
وَلاَ تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللَّهِ استعيذ بالله  Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin!
  إِنَّهُ لاَ يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ  Zira Allah'ın rahmetinden kafirler kavminden başkası ümit kesmez. 
Ayetin ifade ettiği gibi, Allah'ın rahmetinden ümit kesmek kafirlerin işidir. Mümin, rahmet-i ilahiyeden ümit kesmez.
Kur'an: "Allah'tan ümit kesmeyin." diyor. Mutezile ise: "Şefaat, Allah'ın rahmetine karşı ümitlendiriyor, bu da günaha teşviktir." diyerek şefaati inkar ediyor.
Mutezilenin Kur'an'dan ne kadar uzak olduğunu anladınız mı? Şimdi Mutezileye bazı sorular sormak istiyoruz.
Ey Mutezile mensupları! Sizler, "Şefaat inancı Allah'ın rahmetine karşı ümitlendiriyor. Bu da günaha cesaret veriyor, bu yüzden şefaat olmamalı." diyorsunuz. O halde göstereceğimiz şu ayetler de size göre yanlış olmalı...
Mesela, Zümer 53'de şöyle buyrulmuş:
  قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ  استعيذ بالله    De ki: Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım!  لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin.  إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.   إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ  Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır ve çok merhamet edicidir.
Ey Mutezile mensupları, bu ayet de size göre yanlış değil mi? Çünkü bu ayette "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin."buyrulmuş. Bir de Allah'ın bütün günahları bağışlayacağı bildirilmiş. Size göre bu beyan, günaha cesaret veriyor, hemen Kur'an'dan çıkartılmalı...
Peki, Furkan suresi 70. ayete ne diyeceksiniz? Orada da şöyle buyrulmuş:
 إِلاَّ مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحًا  Ancak tövbe edip iman eden ve salih bir amelle amel eden müstesna...   فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ   İşte onlar var ya Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.  وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا   Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır ve çok merhamet edicidir.
Ey Mutezile, siz bu ayete de kızarsınız. Bakın bu ayette, sadece aftan da bahsedilmiyor, bir de günahların sevaba çevrileceğinden bahsediliyor. Siz şimdi dersiniz ki:
"Olur mu ya! Adam bir ömür boyu günah işlesin, sonra tövbe edip salih amel işlesin ve onun bütün günahları sevaba çevrilsin. Bunda günaha teşvik vardır. Kişi: Nasıl olsa Allah günahlarımı sevaba çevirecek diye günahta cesaret bulur..."
 Böyle mi diyorsunuz... Eee, şefaate, "Allah'ın rahmetini umdurup günaha teşvik eder, bu sebeple olmamalı." diyen bir zihniyet; Allah'ın günahları sevaba çevirdiğini beyan eden bu ayete karşı ne demez ki?
Biz de size diyoruz ki: Size ne ya! Allah'ın rahmetine sınır mı koyuyorsunuz? Allahın rahmetinin taksimat memuru musunuz? Allah'a iş mi öğretiyorsunuz? Allah dilerse bütün günahları affeder. Dilerse hepsini sevaba çevirir. Dilerse bir köpeğe su veren günahkarı cennetine koyar. Size ne kardeşim!.. Siz kim oluyorsunuz da Allah'a, "Bunları affedemezsin, günahlarını sevaba çeviremezsin, bak kulların günahta cesaret bulur ha!.." diyorsunuz. Haddinizi bilin haddinizi!..
Size burada, Allah'ın bütün günahları affedebileceğiyle ilgili onlarca ayet gösterebiliriz. Yine Allah'a karşı ümit beslememiz gerektiğini beyan eden onlarca ayet nakledebiliriz. Hâl böyleyken sizler nasıl oluyor da şefaati inkar edebilmek için, "Şefaat inancı Allah'ın affına karşı umutlarımızı artırır, bunda da günahlara teşvik vardır." diyorsunuz? Allah size akıl ve insaf versin!
Sevgili kardeşlerim, Mutezilenin sözünün Kur'an'dan ve akıldan ne kadar uzak olduğunu gördünüz. Ama maalesef hâlâ birileri bize Mutezilenin bu batıl fikirlerini satmaya çalışıyor. Bu kişileri eserimizin sonunda ifşa edeceğiz. Ancak cevaplamamız gereken dört soru daha var. Bu dersimizi burada noktalayalım ve şimdi şefaati inkar edenlerin başka bir sözünü tahlil edelim.
KAYNAK: ehlisunnetinanci.com/23-bolum-13-soru-cevap