Bazı Hadisler Necm 3. ve 4. Ayetiyle İle Çelişmiyor mu?

Soru Detayı:

Necm 3’e göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hiçbir sözü nefsinden değildir. Lakin ilk hadiste kendine ait görüşlerinin de olduğu bilgisi vardır.
Necm 4’e göre Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in her sözü vahiydir. Lakin her iki hadiste de Peygamber Efendimiz (asm)’in yanılabileceği bilgisi yer almaktadır. Her sözü vahiyse nasıl yanılabilir? Necm 4’te bahsedilenin sadece Kuran olma ihtimali daha mantıklı değil midir? “Ben ancak bir insanım, size dininizle ilgili bir şey emredersem onu alın, kendi görüşüme göre bir şey emredersem (unutmayın ki) ben ancak bir insanım. (Müslim, Fedail,140)
“Siz bana kiminiz davacı, kiminiz davalı olarak gelirsiniz. Olur ki, bazınız davasını daha güzel anlatır, ben de (haksız olduğu halde) onun lehine hüküm veririm. İşte kime bu şekilde kardeşinin hakkından verirsem bilsin ki, ona ateşten bir parça vermiş olurum.” (Buharî, Mezalim, 16, Şehâdât, 27)


Cevap:​

Necm suresi 3. ayette yer alan “Hevadan konuşmaz” mealindeki ifadeden maksat, nefsinin heva ve hevesine uyarak konuşmazdemektir. Asıl manası ‘muhabbet’ olan ‘heva’kavramı, Kuran’da ‘düşük, yere düşüren, sukut ettiren nefs-i emmarenin arzu ve istekleri” manasında kullanılmıştır.
Burada üç kavram kullanılmıştır: dalalet, ğivayet ve heva.
Dalalet eğri yolda olmak, ğivayet/ğayy, doğru yoldan sapmak, heva ise, bol keseden atmak manasına gelir.
Dalalet ve ğivayetin mazi/geçmiş zaman kipiyle, heva ile konuşmamayı muzari/müstakbel sigasıyla zikredilmesi şuna işarettir:
Hz. Muhammed (asm), çocukluğunda hiç bir eğri yolda bulunmamış ve hiçbir doğru yoldan da sapmamıştı. Siz (ey müşrikler!) sahibinizin/arkadaşınızın bu durumunu çok iyi bilirsiniz. İşte bu arkadaşınız şimdi de bol keseden atmaz, nefsinin istekleri doğrultusunda söz söylemez.
Sizin iddia ettiğiniz gibi, o bir şair değil, şiir söylemez, bir kâhin de değil, kehanetle konuşmaz. Onun bütün konuştuğu şeyler, kendisine gönderilen vahiydir.
Burada bir kaç noktaya kısaca temas etmekte fayda vardır:
a) “Hevadan konuşmaz” mealindeki ifadeden maksat, “yalnız vahiy ile konuşur” anlamına gelmez. Yukarıda açıklandığı üzere, bu ifade müşriklerin onu ‘şair ve kâhin’ olarak nitelemelerine  bir cevaptır; O boş konuşmaz, çünkü ancak şair ve kâhin olanlar boş konuşur.
b) “O ancak ona vahiy edilen bir vahiydir”mealindeki 4. ayetin bu ifadesinin başında yer alan ‘O’ zamiri, ya Kuran’a veya Hz. Peygambere (asm)’in sözlerine racidir.
Kuran’a ait olduğu kabul edilirse mana açık olur. Yani; Resulün konuştuğu şey ne bir şiir ne de bir kehanettir, O Allah’tan gelen bir vahiydir.
Şayet bu zamir Hz. Peygamber’in sözlerine ait olursa, bu takdirde ayetin manası şöyle olur: “Onun /Muhammed (asm)’in (Kuran diye ilan ettiği) sözler, yalnız Allah tarafından ona vahiy edilenlerdir. Mesele, yine Kuranla alakalıdır.
c) Bu ayette yer alan “Vahiy” kavramı Kuran’ın dışındaki nebevi sözleri de içine alacak şekilde hem bilinen sarih vahiy hem de zımni vahiy olan ilham manasına alınsa bile, bazı müfessirlerin dediği gibi, ‘Hz. Peygamber (asm)’in hiç içtihatta bulunmamış olduğu’ manasını çıkarmak isabetli değildir. Zira bu husus, bizzat ayetler ile da sabittir.  Aşağıda meali verilen ayetler bu konuya birer misal olabilir:
“Resulüm! Allah’ın sana helal kıldığı şeyleri ne diye kendine haram kılıyorsun.” (Tahrim, 66/1)
“(Resulüm!) Allah seni affetsin, neden onlara/münafıklara izin verdin..” (Tevbe, 9/43)
“Eğer Allah’ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye)den dolayı size büyük bir azap dokunurdu.” (Enfal, 8/68)
Bu ayetler ve Abese, 80/1-10. ayetleri de Hz. Peygamber (asm)’in içtihat ettiğinin açık belgesidir.
Demek ki, ilgili ayette söz konusu olan vahiy ve  ilham, Kuran’la alakalıdır.
Kuran hem lafız hem mana itibariyle vahiy olduğuna göre, ayette yer alan “O ancak ona vahiy edilen bir vahiydir” mealindeki ifadede yalnız Kur’an söz konusu ise, bunda bir kapalılık yoktur.
Şayet Hz. Peygamber’e ilham edilen şey manasında ise, bu ilham da yalnız Kuran’ın yorumu manasında anlamak gerekir. Buna göre, Hz. Peygamber (asm)’in içtihatlarının olmadığı anlamı çıkmaz. Allah’ın verdiği ilhamla yapılan yorumları da elbette yanılmaz. Ancak Hz. Peygamber (asm)’in ilhama mazhar olmayan içtihatlarında bir beşer olarak yanılması mümkündür ve vakidir.
- Bu konuda asrın müceddidi ve mürşidi Bediüzzaman hazretlerinin şu ifadeleri dikkat çekici bir irşattır:
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hem beşerdir, beşeriyet itibariyle beşer gibi muamele eder; hem Resuldür, risalet itibariyle Cenab-ı Hakk'ın tercümanıdır, elçisidir. Risaleti, vahye istinad eder. Vahiy iki kısımdır:
Biri: "Vahy-i sarihî"dir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur. Kuran ve bazı ehadîs-i kudsiye gibi...
İkinci Kısım: "Vahy-i zımnî"dir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilâtı ve tasviratı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a aittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsil ve tasvirde, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder veyahut kendi ferasetiyle beyan eder. Ve kendi içtihadıyla yaptığı tafsilât ve tasviratı, ya vazife-i risalet noktasında ulvî kuvve-i kudsiye ile beyan eder veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder.
İşte her hadîste (yer alan bilgilerin) bütün tafsilâtına, vahy-i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelâtında, risaletin ulvî âsârı aranılmaz.
Madem bazı hâdiseler mücmel olarak mutlak bir surette ona vahyen gelir, o da kendi ferasetiyle ve tearüf-ü umumî cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşabihata ve müşkilâta bazan tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünki bazı hakikatlar var ki, temsil ile fehme takrib edilir. Nasılki bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, şimdi Cehennem'in dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür." Bir saat sonra cevab geldi ki: "Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık  ölüp, Cehennem'e gitti." Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın belig bir temsil ile beyan ettiği hâdisenin tevilini gösterdi.” (Mektubat, 93 - 94)
KAYNAK: sorularlaislamiyet.com/bazi-hadisler-necm-3-ve-4-ayetiyle-ile-celismiyor-mu

Hadislerin Değiştirilmediğine Nasıl Emin Olabiliriz?

Bu konuda ilk önlemi Efendimiz (ASM) “Kim benim üzerime yalan uydurursa, cehennemdeki yerini hazırlasın” (1) sözleri ile bizzat kendisi almış ve sahabenin bu konuda hassas davranmasına sebep olmuştur. Bundan dolayı sahabeler hadis nakli konusunda fazlasıyla itina gösterirlerdi. Örneğin Hz. Ali Efendimiz (ra): “Ben, size Rasûlullah (sav) Efendimiz’den bir şey söylerken, (öyle dikkat eder, öyle söylerim ki,) gökten yere düş (üp parça parça olmak) benim için, O’nun üzerine yalan söylemekten daha kolaydır” buyururlardı. (2)

Sahabeler, Kur’ân’ın ve âyetlerin muhafazasından sonra, en ziyade Hz. Peygamberin (ASM) sözlerinin ve fiillerinin muhafazasına, özellikle de İslami ve imani hükümler ve Hz. Peygamberin (ASM) mucizeleri ile alakalı olan sözlerinin ve fiillerinin muhafazasına çalışmışlardır. Hadis ve siyer kitaplarından da görüleceği üzere Allah Resulüne (ASM) ait en küçük bir hareketi, bir sözü ihmal etmemişlerdir. Asr-ı Saadette (3), pek çok sahabe Efendimizin (ASM) söz ve fiillerini yazıp kaydettiler. Özellikle de Abadile-i Seb’a (4) diye adlandırılan ve bunlardan da özellikle Abdullah ibni Abbas ve Abdullah ibni Amr ibni’l-Âs gibi hadis konusunda manen vazifeli olan sahabeler; iman esasları, İslamiyet'in rükunleri ve Peygamber Efendimizin (ASM) mu’cizeleri ile alakalı hadisleri yazarak kaydettiler.

Bu noktada sahabeler fazlasıyla titiz davranmış ve bazen çok iyi bildikleri hadislerin naklinde bile çekinmiş ve söylemek istememişlerdir. Hatta on yıl kadar bizzat Peygamberimizin (ASM) yanında bulunan Hz. Enes bin Mâlik (ra) bir gün; “Eğer hatâ ederim endişesi ve korkusu olmasaydı, Rasûl-i Ekrem’den (sav) daha çok şeyler anlatırdım” buyurmuşlardı. (5) Yine aynı şekilde Abdullah ibni Abbas (ra), kendisinden bir hadis rivayet etmeleri istendiğinde çekinir, sıkılır ve nihayet hadisi söylediğinde ise sonunda da; “(Bak, ben hafızamdan birşey söylüyorum ama bilin ki, Rasûlullah) bunun üç aşağı-beş yukarı veya buna yakın yahut da buna benzer birşey buyurdu.” (6) şeklinde ikazda bulunmayı da ihmal etmezdi. (7) Benzer bir hadise de Aşere-i Mübeşşere’den yani cennetle müjdelenen on sahabeden birisi olan Hz. Zübeyr İbn Avvâm, o kadar az hadis rivayet etmiştir ki, bir gün oğlu kendisine: “Baba, sen neden hadis rivayet etmiyorsun?” diye sorduğunda: “Bir kelimede bile Rasûlullah’a muhalefet ederim diye ödüm kopuyor. Çünkü O: ‘Benim üzerime yalan söyleyen, cehennemdeki yerini hazırlasın’ buyurmuştur” şeklinde cevap vermişti. (8)

Sahabelerden sonra da, Sahabenin yanında yetişen ve Tâbiin olarak adlandırılan binlerce âlimler aynı hassasiyetle sahabeden aldıkları bu hadisleri yazarak veya ezberleyerek kaydettiler. Tâbiinin hadis konusundaki hassasiyeti noktasında bazı örnekler vermek gerekirse; Saîd İbnü’l-Müseyyib’in “gerektiğinde bir tek hadîs için günlerce yol katettiğini, söylemesi” (9); Mesruk İbnü’l-Ecda’nın, “tek bir harfi için bile yolculuk etmesi” (10); Kesir İbn Kays’ın rivayetine göre, Ebu’d-Derdâ’dan tek bir hadîs almak için bir ilim aşığının Medine’den Şam’a gelmesi ve daha pek çok seyahatler, bu konuda örnek olarak verilebilecek misallerdir. (11)

Beş yüz sahâbiyle görüştüğü söylenen ve bir beldeye vardığında: “Beş yüz sahâbi görmüş bir insan geliyor”denen, Abdurrahman İbn Ebî Leylâ: “Yüzyirmi sahâbi tanıdım ki, bir mescidde aynı anda yüz yirmisi de oturuyor olabilir kendilerine bildikleri bir şey sorulduğunda hep birbirlerinin yüzlerine bakarlar; konuşurken, ‘Rasûlullah’ın sözlerine bir kelime karıştırıveririm’ korkusuyla başkasının cevap vermesini bekler, kimse cevap vermeyince de nihayet bunlardan biri dişini sıkar ve Allah’a dayanarak, İbn Mes’ud (Ben hafızamdan birşey söylüyorum ama bilin ki, Rasûlullah) bunun üç aşağı-beş yukarı veya buna yakın yahut da buna benzer birşey buyurdu.) gibi hatırlatmasıyla rivayette bulunurlardı” demektedir. (12)

Tâbiinden sonra, başta dört mezhep imamları ve artık hadislerin muhafazası konusunda vazifeli muhaddis­ler naklettiler, yazıyla muhafaza ettiler. Bu mezhep imamlarından Ahmed ibni Hanbel değişik kanal, değişik sened, farklı metin, yani muhteva aynı olsa bile, sahihi, haseni ve zayıfıyla bir milyon hadîs ezberlediği söylenir ki; kırk bin hadîs ihtiva eden meşhur Müsned’ini üç yüzbin hadîsten seçerek meydana getirmiştir. (13)

Bütün hayatını hadîse, Allah Rasûlü (asv)’ın mübarek sözlerine hasreden Yahya İbn Maîn, mevzû hadîs denilen manası doğru olsa da Efendimize (ASM) ait olmayan hadisleri de ezberlerdi. Bir keresinde, Ahmed İbn Hanbel, neden böyle yaptığını sorduğunda: “Yanıma gelen insanlara bu mevzûdur, şu mevzûdur; bunların dışında kalanlardan alabildiğini alırsın derim” (14) cevabını vermişti. İmam Zührî’den Yahya b. Said el Kattan’a, Buharî ve Müslim’den Dârekutnî ve Hâkim’e uzanan çizgide daha dünya kadar hadis ezbercileri yetişti.

Hicretten iki yüz sene sonra, başta Buharî, Müslim gibi hadis âlimleri olmak üzere diğer Kütüb-ü Sitte olarak adlandırılan sahih hadis kitaplarının yazarları hadislerin muhafaza edilmesi vazifesini omuzlarına aldılar. O döneme kadar hadislerin içerisine karıştırılması muhtemel olan mevzu hadis veya kasdi olarak hadisler hakkında şüphe uyandırmak için içlerine karıştırılan sözleri, İbni Cevzî gibi şiddetli binlerce araştırmacılar çıkıp ayıklayıp hadislerin içerisinden çıkardılar.

Bunların haricinde her ne kadar hadis usulünde yer almasa da hadislerin, mekan ve zamanı aşarak yakaza tabir edilen uyku ve rüya arası haller ile bizzat Allah Resulüne (ASM) sorulması ve doğruluğunun araştırılması hadiseleri olmuştur. Örneğin büyük imam Celâleddin es-Süyûtî’nin, defalarca Efendimiz’le hem de yakazada görüştüğü nakledilmektedir. Yine, İmam Buhâri, kendi kanallarıyla tespit ettiği her bir hadîs için, abdest alır, iki rekât namaz kılar ve mes’eleyi Efendimizin (ASM) mübarek ruhlarına havale eder: “Doğru mu ya Rasûlallah?” der; kendince aldığı bir işarete göre de o hadîsi kitabına kaydederdi. (15)

İşte buna binaen, “Nasıl bileceğiz ki, on dört asırlık uzun mesafeden günümüze kadar gelen, bu hadisler doğrudur?” sorusu hatıra gelmemelidir. (16)

Dipnotlar:

(1) Buhari, İlim, 38; Müslim, Zühd, 72; Ebû Davûd, İlim, 4; Tirmizi, Fiten, 70; Müsned, 1/70.
(2) Buhârî, İstitâbe, 6; Ebû Dâvûd, Süne, 28.
(3) Peygamberimizin (ASM) yaşadığı döneme Asr-ı Saadet denilir. Nedeni ise İslamiyetten önceki bedevi bir kavimden, İslamiyetle şereflenmelerinden sonra en medeni ve faziletli bir toplum meydana gelmiş, iki cihan saadetini kazandıracak iman nimetilyle şereflenmişlerdir.
(4) Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.)
(5) Dârîmî, Mukaddime, 25.
(6) İbni Mâce, Mukaddime, 3.
(7) Bu konuda sahabenin hadis naklinde gösterdiği hassasiyetle alakalı daha pek çok örnek mevcuttur. Detaylı bilgi için: S.Nur, c:3, s:63-68. 
(8) Buhâri, İlm, 38.
(9) Zehebî, Tezkiretü’l-Huffaz, 1/56; er-Rihle, s.127-129.
(10) M.Accac el-Hatîb, es-Sünnetü Kable’t-Tedvin, s:178.
(11) Er-Rihle, s.78; İbni Mâce, Mukaddime, 17.
(12) Zehebî, Siyer-u A’lâmi’n-Nübelâ, 4/263.
(13) S.Nur, c:3, s:79.
(14) M.Accac el-Hatîb, es-Sünnetü Kable’t-Tedvin, s:229.
(15) İbn Hacer, Tehzibü’t-Tehzib, 9/49.
(16) Risale-i Nur, Mektubat, Ondokuzuncu Mektup

YAZAR: Yusuf Sıddık

En Güvenilir Sahih Hadis Kitapları (Kütüb-i Sitte) Hakkında Bilgi Verir misiniz?

Bu yazıda temel hadis kaynakları olan Kütüb-i Sitte kitapları hakkında bilgi paylaşacağız. Önce Nureddin Yıldız Hoca'nın bu kitaplar hakkındaki videolarını seyredelim. Bu vesile ile de, sürekli videoları cımbızlanarak iftira odağına çevrilen değerli Hocamızın yanında olduğumuzu duyuralım. 
Sahih-i Buhari Kitabı:

Sahih-i Müslim Kitabı:


Tirmizi'nin Kitabı:


Ebu Davud'un Kitabı:


Nesai'nin Kitabı:


İbni Mace'nin Kitabı:



İmam Malik'in (ra) Muvatta Kitabı: 


Hadis kitaplarının sıhhatçe en kuvvetli olan altısı "Kütüb-ü Sitte" adı altında toplanmıştır. Bunlara "sıhah-i sitte" veya "usul-ü sitte" de denir. Bu altı kitaptan ilk beşi Buhari ve Müslim'in sahihleri, Nesai, Ebu Davud ve Tirmizi'nin sünenleridir. Altıncı kitap olarak İmam Malik'in Muvatta'sını veya Darımi'nin sünenini koyanlar olmuşsa da sonunda İbn-i Mace'nin süneni ağırlık kazanmıştır. Bu demek değildir ki İmam Malik'in Muvatta'sı sıhhat bakımından İbn-i Mace'den geridedir. Sebep, Muvatta hadislerinin diğer hadis kitaplarında zaten mevcut olmasıdır.
Kütüb-ü Sitte'nin her birinin kendine göre ayrı bir meziyeti vardır. Ravilerin ahzında daha sıkı şartlar koymuş olan Buhari'nin Sahihi Kütüb-ü Sitte'nin sıhhatçe en kuvvetli kitabıdır. İmam Müslim'in sahihi sıhhat bakımından Buhari'den sonra gelir. Fakat tertibi daha güzel, metin ve senedlerdeki ifadelerde daha titizdir. Subhi es-Salih Ulum-ul-Hadis'inde şöyle der:
"Hadis rivayeti mevzuunda daha çok bilgi almak isteyen Tirmizi'nin camiine, sadece ahkam hadisleri isteyen Ebu Davud'un sünenine, fıkhi babların mükemmel sıralanışını görmek isteyen İbn-i Mace'nin sünenine müracaat etmelidir. Nesai'nin süneninde ise bu meziyetlerin bir çoğu bulunmaktadır."
Ayrıca Nesai'nin süneni, Buhari ve Müslim'den sonra sıhhatçe en kuvvetli olan, en az zayıf hadis ihtiva eden kitaptır. Diğer üç sünende de az da olsa zayıf hadisler bulunmaktadır.
Bunlardan başka Taberani'nin mu'cemleri, Hakim'in Müstedrek'i, daha bir çok müsnedler, müstahrecler vb. varsa da bunlar sıhhat bakımından Kütüb-ü Sitte'nin aşağısındadır.

KAYNAK: sorularlaislamiyet.com/en-guvenilir-sahih-hadis-kitaplari-kutub-u-sitte-hakkinda-bilgi-verir-misiniz

Zayıf Hadisler Bilindiği Halde Neden Rivayet Edilmiş? Neden Hadis Kitaplarından Atılmamıştır?

- Alimlerin/muhaddislerin  zayıf hadis rivayetlerine yer vermelerinin birçok hikmeti vardır.
Bu hikmetlerden birkaçını şöyle sırlamak mümkündür.
a) Alimler rivayet ettikleri zayıf hadislerin zayıf olduğunu belirtmek için rivayet etmişlerdir. Çünkü herkes bir hadisin zayıf olup olmadığını bilemez. Şifahi veya kitabi olarak bulduğu böyle bir hadisin sahih olduğunu düşünüp ona göre amel edebilir. Üstelik başkaları da şifahi veya kitabi olarak ondan bu rivayetin sahih olduğuna hükmedebilir. Üstünde “zayıf” damgasını görenler artık  böyle yanlış bir bilgi tuzağına düşmezler.
b) Fezail-i a’malde zayıf hadislerle de amel edilebileceği hususu alimler arasında kabul gören bir prensiptir. Hadis alimleri, insanları bu sevaptan mahrum etmemek için bu rivayetleri de eserlerine almışlardır.
c) Her zayıf hadisin manasının yanlış olduğu anlamına gelmez. Yalnız bu bilginin Hz. Peygamberden gelip gelmediği konusunda tereddütler vardır. Alimler, manasını güzel gördükleri bu zayıf hadisleri yazmakla, o doğru manayı ders vermek istemişlerdir. Örneğin: “لولاك “, “كنت كنزا مخفيا"   hadis rivayetleri, bu tür manası sahih olan fakat senedi bakımından zayıf  olan rivayetlerdendir.
d) Senddeki ravi zincirinde yer alan bir/veya birkaç ravinin zayıf veya sika olduğu konusunda farklı değerlendirmeler de yapılmıştır. Söz konusu ravileri sika görenler hadisi sahih kabul ettikleri için, kabul etmeyenler de ilgili hadisin bu illetini ortaya koymak için eserlerinde yer vermişlerdir.
- Bu zayıf hadisleri kitaplardan kaldırırsak şu zararları olabilir:
a) Hadislere karşı çıkan kimselerin ekmeğine yağ sürmüş oluruz. Onlar bu çalışmayı -hadislerin aleyhinde- koz olarak kullanacaklardır.
b) Farklı senetlerle gelen aynı hadisin bir varyantı sahih, diğeri zayıf olabilir. Bu hadisi -zayıftır diye- kaldırdığınızda sahih olan asıl hadis metnini de ortadan kaldırmış olursunuz. Bu ise dini bir musibettir.
c) Zayıf olduğu için İslam literatüründen kaldırılacak zayıf hadislerin içinde bulunan çok güzel ve pek doğru bilgiler de yok olup gidecektir.
d) Bir hadisin zayıf veya sahih olduğunu tespit etmek için, elimizde önceki alimlerin yazdıkları kitaplardan başka hiç bir kaynağımız yoktur. Ravilerin, senetlerin, rivayetlerin durumuyla ilgili çalışmalar çok önceden yapılmıştır.
Buhari ve Müslim başta olmak üzere, sahih hadisler külliyatı oluşturulmuştur.
Keza, zayıf, mevzu rivayetler için onlarca eser kaleme alınmıştır.
Bugün -eki kaynaklara bakmadan- tek bir ravinin durumunu ortaya koyamayız. Çünkü bu imkânsızdır.
Bu sebeple, sahih, hasen, zayıf, mevzu rivayetlerle ilgili malumat, hadis literatüründe yer alan kaynaklarda mevcuttur. ‘Amerika’yı yeniden keşfetmeye’ gerek var mı?
e) Bize göre en doğrusu, zayıf hadisleri yok etmek yerine, sahih hadisleri titiz bir çalışmayla, kolayca istifade edilecek bir tasnife tabi tutarak “sahih hadis ansiklopedisi” tarzında  bir araya toplarsak, çoğu ehl-i tahkik olmayan bugünkü insanlarımıza çok daha güzel bir hizmet etmiş olacağız.
- Bu konuda daha geniş zamanlarda, daha geniş araştırmalar yapılarak daha geniş malumatlar verilebilir.
KAYNAK: sorularlaislamiyet.com/zayif-hadisler-bilindigi-halde-neden-rivayet-edilmis

Yüzlerce Yıl Öncesine Ait Olan Hadislere Neden Güvenelim?


KAYNAK: sorularlaislamiyet.com/video/yuzlerce-yil-oncesine-ait-olan-hadislere-neden-guvenelim

Genel Hadis Usulü Bilgileri Hangileridir?

Sünnetin Kur'an'dan sonra ilk başvurulacak merci olması ve Kur'an'ın pratiğe geçirilmesi açısından İslami ilimler arasında hadis ilimlerinin ne kadar önemli olduğunu belirtmeye hacet yoktur. Kur'an ayetleri bize hiç bir bozulma olmadan ulaştığı için, onun orijinalliğini araştırmaya gerek yok ise de bize ulaşan sünnetin hangilerinin ne doğrulukta ulaştığını araştırmak hadis ilimlerinin konusu olmuştur.
Bugün İslam'a gönül vermiş, onun derdini kendine dert edinmiş herkesin hadis ilimlerine dair temel bilgileri -yalnızca ana hatları ile de olsa- bilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Nasıl ki matematik ile ilgili dört işlem gibi temel bilgileri bilmek bir insanı matematik uzmanı yapmıyorsa, temel hadis usulü bilgilerini bilmek de bir Müslümanı muhaddis yapmayacaktır. Ama yine de bu bilgiler, hadis öğrenirken, hadis eserlerine bakarken, onların sağlıklı ulaşıp ulaşmadığını anlamada yardımcı olacak, o kişiyi hadis/haber alma ve verme şuuru ile donatacaktır. İşte bu düşünce ile müteakip bölümlerde hadis ilimlerine temel seviyede küçük bir giriş yapmak amaçlanmaktadır.
HADİS İLİMLERİ
Hadis ilimleri deyince, ilk olarak akla "ilm-u dirayet-il-hadis" gelir. Bu ilim dalında hadisin kuvvet derecesi, doğruluğu, bizlere sağlıklı bir biçimde ulaşıp ulaşmadığı araştırılır. Dirayet/rivayet ikilisi bir bakıma kalite/kantite ikilisine benzer. Mesela, tek bir kanaldan gelen dirayeten güçlü bir hadisin, bir kaç kanaldan gelen yani rivayeten güçlü gözüken bir hadisden daha sahih olması pek ala mümkündür.
Hadis ilimlerinden bir diğeri de "ihtilaf-ul-hadis"dir. Bu ilim dalı sıhhaten aynı kuvvette olup birbiri ile uyuşmayan iki hadis arasındaki ihtilafı çözmekle meşgul olur. Bu durumlarda muhaddisler ve fakihler cem ve te'lif, tercih, nesh ve tevakkuf denilen metodlar kullanırlar.
Hadis rivayet eden kişilerin rivayete ehil olup olmadıklarını araştıran ilim dalına da cerh ve ta'dil veya nakd-i rical denir. Bu ilim dalı hem şahıslar hakkında bilgi toplamak, hem de bu bilginin objektifliğinin sağlanması açısından ve bu kimselerin hangi kriterlere göre hadis rivayetine ehil olup olmayacaklarının tesbiti bakımından çok zor ve çok mesuliyetlidir. İşte bu yüzden Buhari, Yahya b. Main, Ahmed b. Hanbel, Hafız Zehebi gibi az sayıda alim bu işin hakkını verebilmişlerdir.
HADİS İSTİLAHLARI
Her ilim dalının bir terminolojisi olduğu gibi, hadis ilimlerinin de istilahları vardır. Hadis istilahları anlaşılmadıkça hadis usulü de anlaşılamaz. Hadis istilahları çok sayıda olduğu için aşağıda sadece bir kısmına temas edilecektir:
Ravi, hadisi rivayet eden kişidir. Bir ravi hadisi başkasından aldığında aldığı kişiye o ravinin şeyh'i denir. Hadisi alan ravi de talib'dir. Hadis almaya ahz, başkasına rivayet etmeye de eda tabir edilir. 
Sened, hadisi rivayet eden raviler zinciridir.
Cerh ve ta'dil ilminde ravilerin kalitesini belirtmek için sika (hadis rivayetine tam ehil kişi) dan vadda (hadis uyduran kişi) ya kadar çeşitli tabirler kullanılır. Bir ravi, durumu araştırıldıktan sonra, ya bu iki uçtan birinde ya da arada bir yerde değerlendirilir.
"Sika" da iki şart aranır: Adl ve zabt. Adl ravinin hadisi bozmadan rivayet eden dürüst bir Müslüman olması, zabt ise hafızanın kuvvetli olması özelliğidir.
Hadisin ne şekilde rivayet edildiği de önemlidir. Bunlardan bazılarına sema, kıraet, icazet denir. Sema, talibin şeyhden doğrudan işitmesidir. Kiraet ise,talibin hadisleri bir yazılı metinden okuyarak şeyhine arz etmesi, şeyhin de onları rivayet ettiğini onaylamasıdır.
Burada, yazılı belgelere günümüzde haber bakımından verilen önemi göz önüne alarak bir noktaya dikkat çekmekte yarar var:
Sema, hadisçilerin nazarında en sağlam ahz yoludur. Her ne kadar ilk hicri asırlarda hadislerin yazılması vuku bulmuş, aksini iddia eden müsteşriklere gereken cevaplar verilmişse de bu, semanın birinci derecedeki önemini azaltmaz. Çünkü hadis tahsilinde asl olan kalitedir.
Mesela, tarihi bir vesika bulunsa hadisçiler şu soruları soracaklardır:
- Bu vesikayı kim yazmıştır?
- Bu kimse haber vermede ne kadar dürüsttür?
- Vesikada yazdığı haberleri öğrenip yazıncaya kadar hafızasında bozmadan tutabilmiş midir?
- Olayı bizzat kendisi mi müşahede etmiştir, yoksa başkasından mı almıştır?
- Yazdığı haber siyasi ise, bu kişi taraf mıdır veya ona yazdırılmış mıdır?
- Daha sonra bu vesikada tahrifat yapılmış mıdır?
Görüldüğü gibi vesikanın sahte olmadığı bilinse bile, bu yetmemektedir. Halbuki haberin doğrudan raviden dinlenmesinde bu zorluklar en aza iner. Elbette ki ravi hadisi ahz ederken şeyhin hadisi hem ezberden bilip, hem de yazdığı bir kâğıttan okuması daha da kuvvetlidir. Bu konuda hadisçilerin nasıl titiz davrandığına dair bir örnek verelim:
Tirmizi (ra) bir hadisi senedi ile rivayet ettikten sonra, bu hadisdeki şeyhi Abd b. Humeyd'in, Muhammed b. Fadl'in şunu anlattığını söyler:
"Yahya b. Main ilk benim önümde oturduğu zaman bu hadisi sordu. Ben de Hammad b. Seleme bize tahdis etti (diyerek hadisi edaya başladım) Yahya dedi ki keşke defterinizden rivayet etseniz? Ben de defterimi getirmek üzere kalktım. Elbisemden tuttu ve önce bana (hafızanızdan) yazdırın. (Defteri getirmeden önce) tekrar size kavuşamamaktan korkuyorum dedi. Bunun üzerine hadisi yazdırdım, sonra çıkıp defterimi getirdim ve ona (hadisi) okudum."
Muhaddislerin, ravilerin kalitesi üzerinde ne kadar dikkatle durduğuna da İmam Malik şu sözleri ile işaret etmektedir:
"Bu ilim, yani hadis ilmi dindir. Artık dininizi kimlerden aldığınıza dikkat ediniz. Şu direklerin dibinde Rasulullah (sav) şöyle buyurdu diyenlerden yetmiş zat gördüm ki herhangi birisine beytü'l-malı teslim ederseniz yine emin sayabilirsiniz. Böyle iken onların hiçbirisinden ahz etmedim. Çünkü bu işin ehli değillerdi. Sonra memleketimize İbn-i Şihab-i Zühri gelince, hepimiz kapısına koşup üst üste yığılırdık."
HADİSLERİN ÇEŞİTLİ YÖNLERDEN SINIFLANDIRILMALARI
Sıhhat Yönünden:
Sahih: Aşağıdaki üç şartı sağlayan hadise denir:
- Senedinde kopukluk olmaması (muttasıl olması)
- Bütün ravilerin sika olması
- İllet ve şazlık bulunmaması
Bu son şartın araştırılması zor olup, bunda ancak Buhari gibi büyük hadis mütehassısları derinleşebilmişlerdir. İllet ve şazlık olması durumu, ilk bakışta hadisin sened ve ravi yönünden sağlam gözükmesine rağmen, metin veya senedde gizli bir bozukluk olması halidir. Eğer muallel (illetli) veya şaz ise hemen zayıf hadis mertebesine iner.
Hasen: Sahih hadisin şartları bunda da geçerlidir. Şu farkla ki ravilerden birisi iyi olmasına rağmen, hafıza gücü gibi bir bakımdan sika mertebesine çıkamamışsa o hadis "hasen" olur. Hasen hadis sahihden aşağı fakat ona yakın, zayıf hadisden yukarda bir yerdedir.
Zayıf: Genelde sahih ve hasen şartlarını, senedde kopukluk (munkati) olması, ravilerden bir veya bir kaçının zayıf görülmesi, illet, ve diğer sebeplerden dolayı sağlayamayan hadisdir.
Mütevatir: Yalan üzerine birleşmesi aklen imkânsız olan bir grup insanın rivayet ettiği hadisdir. Bu şart her tabakada tahakkuk etmelidir. Mütevatir hadise "kesin" gözü ile bakıldığından, inkârı tehlikeli görülmüştür. Mamafih mütevatirlerin sayıları pek azdır.
Mevzu: Uydurma hadisdir. Kimi alimlere göre mevzu hadis, zayıf hadislerin en düşük derecesidir. Bir başka görüşe göre de mütevatir ve mevzu hadisler, ilki kesin olduğundan, ikincisi de uydurma olduğundan hadis araştırmalarına dahil edilmezler.
Sahibi Yönünden:
Merfu: Peygamber (sav)'e ait olan hadisdir.
Mevkuf: Söz veya fiilin sahabeye ait olduğu hadisdir.
Maktu: Söz veya fiilin tabiiye ait olduğu hadisdir.
Bir hadisin merfu olması, onun sahih olduğunu göstermez. Merfu bir hadis pekala sahih, hasen veya zayıf olabilir.
Senedde Uzunluğu Yönünden:
Ali: Senedin muttasıl olmakla birlikte az sayıda raviden oluşmasıdır.
Nazil: Seneddeki ravi sayısının çok olmasıdır.
Elbette ki hadisin az sayıda insandan geçerek muhaddise ulaşması tercih edilir. Mamafih nazil bir hadisin aliden daha sahih olması da mümkündür.
Hadislerin Sıhhatlerine Göre Hükmü:
Sahih ve hasen hadisler içtihada elverişli kabul edilirler. Zayıf hadisler ise müçtehidin metoduna, hadisin zayıflık derecesine, kendini destekleyen başka hadisler olup olmamasına göre kabul veya red edilirler.
Zayıf hadisler genelde içtihada elverişli görülmese bile "fedail-i a'mal"konularında, yani insanları iyi amellere teşvik etme babında anlatılabilirler. Çünkü zayıf hadis, mevzu hadis gibi uydurma olmayıp içtihadda, helal, haram gibi önemli konularda istifade edilebilecek kuvvete çıkamamış hadisdir. Mevzu hadisle, zayıf hadis arasındaki bu fark hatırda tutulmalıdır.
Mevzu hadislere gelince, muhaddisler bunların asılsız olduğu belirtilmeksizin söylenmesinin, yazılmasının haram olduğunu söylerler. Çünkü böyle bir hadisi gören kişi, onu Peygamber Efendimize (asm) ait sanacaktır. Mevzu hadisler, asılsız oldukları belirtilerek insanları bunlara karşı uyarmak için söylenip yazılabilir.
Hadisde Metin ve Sened Tenkidi:
Bir hadisin makbul olup olmadığının araştırması iki safhadan geçer:
- Metin tenkidi
- Sened tenkidi
Metin tenkidi, hadisin metninin incelenmesi ile içinde tutarsızlıkların olup olmadığının, daha kuvvetli ve yaygın hadislerle çelişip çelişmediğinin araştırılmasıdır.
Sened tenkidi ise, senedin yapısının incelenmesi ve tarihi bilgilerle ravilerin ömürlerine bakarak kopukluk olup olmadığının, ravilerin rivayete ehil olup olmadığının araştırılmasıdır.
Metin ve senedden bahsetmiş iken, muhtemel bir şüphenin izalesi için muhaddisler nazarında hadisin metin ve senedden oluştuğu bilinmelidir. Bazen büyük muhaddislerden bahsedilirken "yedi yüz bin hadis yazmıştır", "bir milyon hadis toplamıştır" gibi ifadelere rastlanır. Bunlar şüphesiz kabaca rakamlar olmakla birlikte, yine de okuyucuya mübalağalı gelebilir. Gerçekten de Peygamberimiz (asm)'in nübüvvet yılları, bilhassa hicret sonrası günleri göz önüne alınırsa, bu rakamlar çok fazladır. Ama her hadisin muhaddislerce sened ve metni ile birlikte bir bütün olarak görüldüğü bilinirse durum anlaşılır. Mesela, Ahmed Naim Tecrid-i Sarih tercümesinde şöyle der:
"'Ameller niyetlere göredir' hadisini Hafız Ebu İsmail-i Ensari-i Herevi yalnız Yahya b. Said-i Ensari ashabına varmak üzere yedi yüz tarikten kayd ve zabt eylemişdir."
Yani "yalnız bu hadisin yedi yüzden fazla senedi var" demektir ki, hadis sened ve metni ile birlikte bir bütün sayıldığından, bu metinde yedi yüzden fazla hadis var demektir. Artık diğer hadisler de nazar-ı dikkate alınırsa, hadis sayısının ne kadar kabarık rakamlara ulaşacağı tasavvur edilebilir. Bu rakamları daha da artıran bir diğer husus, sahabe ve tabiinin söz ve fiillerine de hadis denmesidir. (Yukarıda tarifi geçen mevkuf ve maktu hadisler) Böylece "bir milyon", "şu kadar yüz bin" gibi ifadelerin hiç de mübalağalı olmadığı ortaya çıkar.
HADİSLERİN TOPLANMASI, HADİS KİTAPLARI
Hicri ilk asırda hadisler yazmaktan daha çok sözlü olarak ve ezberden rivayet ediliyordu. Daha sonra çıkan fitne ve kargaşalıklarda, bazı siyasi gurupların kendi lehlerine hadis uydurmaları, Asr-ı saadetin giderek daha çok geride kalması gibi sebepler, ashab-ı kiramın öğrencileri olan tabiin hazeratının ve onlardan sonraki muhaddislerin hadisleri toplamalarına ve bu konuda çok titiz davranmalarına yol açtı. Pek çokları bir iki hadis almak için günlerce, haftalarca süren yolculuklara çıktılar.
Hadislerin yazılarak mecmualarda toplanması Ömer b. Abdülaziz zamanında, ikinci hicri asrın ortalarında başlamış, aşağı yukarı üçüncü hicri asrın ortalarında Buhari ve Müslim'in sahihleri ve diğer bazı sünenlerin yazılması ile kemale ermiştir.
Hadis Kitaplarının Türleri:
Hadis kitaplarının türlerinden bir kısmı şunlardır:
Cami: Akaid, ahkam, zühd, edeb, tefsir, siyer, fitneler, menakib konularındaki hadisleri toplayan eserlere denir. Mesela, Buhari'nin sahihi bir "cami" dir.
Sünen: Yalnızca namaz, oruç, taharet vb. ahkam hadislerini havi kitaplardır.Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i Nesai gibi. Tirmizi'nin sünenine "cami" de denilir.
Müsned: Hadislerin, onları rivayet eden sahabe adları altında gruplandığı kitaplardır. Mesela, önce Ebu Bekir (r.a)'in rivayet ettiği hadisler, sonra Ömer (r.a)'in rivayet ettiği hadisler,.. diye devam eder. Müsnedlerin en meşhuru Ahmed b. Hanbel'in müsnedidir.
Hadis kitaplarının sıhhatçe en kuvvetli olan altısı Kütüb-ü Sitte adı altında toplanmıştır. Bunlara "sıhah-i sitte" veya "usul-ü sitte" de denir. Bu altı kitaptan ilk beşi Buhari ve Müslim'in sahihleri, Nesai, Ebu Davud ve Tirmizi'nin sünenleridir. Altıncı kitap olarak İmam Malik'in Muvatta'sını veya Darımi'nin sünenini koyanlar olmuşsa da sonunda İbn-i Mace'nin süneni ağırlık kazanmıştır. Bu demek değildir ki İmam Malik'in Muvatta'sı sıhhat bakımından İbn-i Mace'den geridedir. Sebep, Muvatta hadislerinin diğer hadis kitaplarında zaten mevcut olmasıdır.
Kütüb-ü Sitte'nin her birinin kendine göre ayrı bir meziyeti vardır. Ravilerin ahzında daha sıkı şartlar koymuş olan Buhari'nin Sahihi Kütüb-ü Sitte'nin sıhhatçe en kuvvetli kitabıdır. İmam Müslim'in sahihi sıhhat bakımından Buhari'den sonra gelir. Fakat tertibi daha güzel, metin ve senedlerdeki ifadelerde daha titizdir. Subhi es-Salih Ulum-ul-Hadis'inde şöyle der:
"Hadis rivayeti mevzuunda daha çok bilgi almak isteyen Tirmizi'nin camiine, sadece ahkam hadisleri isteyen Ebu Davud'un sünenine, fıkhi babların mükemmel sıralanışını görmek isteyen İbn-i Mace'nin sünenine müracaat etmelidir. Nesai'nin süneninde ise bu meziyetlerin bir çoğu bulunmaktadır."
Ayrıca Nesai'nin süneni Buhari ve Müslim'den sonra sıhhatçe en kuvvetli olan, en az zayıf hadis ihtiva eden kitaptır. Diğer üç sünende de az da olsa zayıf hadisler bulunmaktadır.
Bunlardan başka Taberani'nin Mu'cemleri, Hakim'in Müstedrek'i, daha bir çok müsnedler, müstahrecler vb. varsa da bunlar sıhhat bakımından Kütüb-ü Sitte'nin aşağısındadır.
Mevzuat Kitapları: Alimler, asılsız olduklarını bildirmek maksadı ile mevzu hadisleri topladıkları birçok kitaplar yazmışlardır. Bunlardan bazıları Huseyn b. İbrahim el-Cuzekani'nin Kitab-ul-Ebatil ve Kitab-ul-Mevzuat'ı, Suyuti'nin el-Leali el-Masnua'sı, Aliyyul-Kari'nin el-Masnu fi Ma'rifet-il-Mevzu adlı kitaplarıdır.
SONUÇ
Hadis ilmi dünyada yalnızca Müslümanlara has bir ilim olup, tarihçilere parmak ısırtmış, bu ilmi değersiz göstermek isteyen müsteşrikleri de birçok sıkıntılara sokmuştur. Dünya tarihinde, Peygamberimiz (asm)'den başka, hayatı ve risaleti, bütün ayrıntıları ile ve çok titiz metodlarla günümüze kadar ulaşan başka hiçbir şahsiyet yoktur. Bu sebeple, hadis ilmi Müslümanların medar-ı iftiharları olup, aynı zamanda sünneti bize ulaştırdığı için ona sahip çıkmak, onun metodolojisini, bize bıraktığı muhteşem ilmi mirası sonraki nesillere aktarmak vazifemiz olmalıdır.
Hadislerden bahsederken de uluorta ve kulaktan dolma şeyleri değil, muteber kitaplardan aldığımız hadisleri söyleyerek, ilmimiz az da olsa, sünnete aşık, mesuliyetini müdrik bir Müslümana yaraşır titizlik gösterilmelidir.
Ayrıca, muhaddislerin hadis rivayeti ve metin/sened tenkidi metodlarından, bugünkü haber alma/verme ve değerlendirmede öğreneceğimiz bir çok dersler vardır.
"Hadis ilimleri" hakkında daha çok bilgi için, bu yazıyı hazırlamada çok faydalanılan Ahmed Naim'in "Tecrid-i Sarih Tercümesi"nin birinci cildine yazdığı nefis mukaddimesine bakılabilir. Bilhassa 82. ve 91. sayfalarda yazdığı çok kaliteli "Metodolojiden Bir Bahis" ve "Bir Mukayese" ünvanlı makalelerinin okunması hararetle tavsiye edilir. Bundan başka Subhi es-Salih'in "Ulum-ul-Hadis"i (Türkçesi: Hadis İlimleri ve İstilahları) da bu konuda ağır olmayan, kolay anlaşılır bir kitaptır.
KAYNAK: sorularlaislamiyet.com/bizlere-hadis-ilimleri-ve-hadis-kategorileri-hakkinda-bilgi-verir-misiniz

Hadis İnkarcılarına Verebileceğimiz Genel Cevaplar Hangileridir?

Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a, salât ve selam efendimiz Rasûlullah’a, ehli beytine, ashabına ve yolunu takip eden mü’minlere olsun.
Muhterem kardeşim, Hadis inkârcıları tarafından sizlere verilen ve kendi ibadetlerini nasıl yapacaklarını anlattıkları risaleye tafsili değil usuli cevap vermeyi uygun buluyorum.
1-) Bir kimsenin Müslüman olabilmesi ve kendisi için islâm akdinin meydana gelmesi Allah (subhanehu ve teâlâ)’yı hak ma’bud/ilah ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)i Allah’ın kulu ve Rasûlü olarak kabul etmesiyle mümkündür.
2-) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i –HAŞA- sadece bir postacı olarak görmek, tek görevinin Allah’u teala’nın Kuran’ını insanlara aktarmak olduğuna ve Kuran’da olmayan her hangi bir hükmü vaaz edemeyeceğine inanmak kişiyi islâm dairesinden çıkarır.
3-) Değerli kardeşim sizlere bu risaleyi verenler, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in her hangi bir şekilde haram ve helal belirleyemeyeceğini, Kuran’ı hayatı ve sözleriyle şerh edemeyeceğini iddia etmektedirler. Bu inançlarıyla İslam’dan çıkmış mürted olmuşlardır.
Kuran’dan onlara verilecek en güzel ve doğru cevap Allah’ın izni ve inayetiyle şu ayetlerdir.
a) “Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe, 29)
Bu ayet açık bir şekilde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)in bir şeyi haram kılacağını ifade etmektedir. Allah (subhanehu ve teâlâ)nın haram belirleme yetkisini kendisine verdiği Rasûl pek tabii ki helal, sünnet, mekruh ve farz da belirleyebilir. Dolayısıyla Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kuran’ı hayatıyla; fiilleri ve sözleriyle anlatan ve Allah (celle celaluhu)’ya nasıl kul olmamızı beyan eden bir misyona sahiptir. Kim kendi batıl usulleri sebebiyle Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kuran haricinde haram ve helal belirleyemeyeceğini iddia ederse açık bir şekilde yukarıda zikri geçen ayete muhalefet etmiş olur.
Hadis inkârcıları bu ayete muhtemelen şu şekilde cevap vereceklerdir.
1- “Muhammed peygamber, bir şeyin haram olduğunu ancak Kuran’a bakarak bilebilir ve Müslümanlara yasakladığı şeyler Kuran’da bizzat belirtilen haramlardır. Yoksa kendi kendisine Kuran’da olmayan bir şeyi haram kılmış değildir. Tövbe suresinde bahsedilen Rasûlün bir şeyi haram kılması Kuran’daki haramları insanlara anlatmasıdır. Çünkü Muhammed peygamberin görevi tebliğdir, hüküm koymak değil”
Bu iddiaya şöyle cevap verebiliriz.
1) Kuran’da açık bir şekilde “Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığı…” ifadesi mevcuttur. Yani haram kılma fiilinin faili olan Allah lafzı üzerine Rasûl lafzı atfedilmiştir. Arapçada atıf muğayereti (zıtlığı) gerektirir. Bu kaideye göre ayetin manası “Allah’ın haram kıldığı ve ayrıca Rasûlünün haram kıldığı” şeklindedir. Kuran’da geçen haramın bizzat kendisini insanlara anlatan için “ve ayrıca Rasûlünün haram kıldığı” denmez.
2) Sizin iddianız delile muhtaçtır. Hangi nass ve kaideye göre ayette buyrulan “ve Rasûlünün haram kıldığı” cümlesini sadece Kuran ile sınırlandırıyorsunuz. Mutlak ve umumi ifadeleri sahih ve sarih bir delil olmadan her hangi bir şey ile sınırlandırmak hem şeriata hem de lügate zıttır.
3) Ayrıca Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi heva, heves ve arzusuna göre haram ve helal belirlemez. Ayette buyrulduğu gibi “Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı. O, arzusuna göre de konuşmaz. O, bildirilen bir vahiyden başka bir şey değildir” (Necm 2-4) (Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) din ve ibadet olarak söylediği her şey, Allah (celle celaluhu)’un kendisine vahiy etmesiyle olmaktadır.)
b) “Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Nebi’e uyanlar (var ya), işte o Nebi onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır. (A’raf, 157)
Bu ayette Allah (celle celaluhu) Nebimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) temiz şeyleri bizlere helal kıldığından ve piş şeyleri ise haram kıldığından bahseder. Açıkça anlaşıldığı gibi haram ve helal kılmanın faili Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)dir. Dolayısıyla Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bizlerin hayatında farzlar, haramlar, sünnetler ve benzeri hükümler vazedebilir. Bunun aksini iddia eden ayete açık bir şekilde muhalefet etmiş olur. Ayrıca Allah (celle celaluhu) ne bu ayette ne de Kuran’ın her hangi bir ayetinde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)in sadece Kuran’da var olan hükümleri verebileceğini ve Kuran’da bizzat olmayan haram veya helal hükümleri koyamayacağını belirtmemiştir. Kim bunun aksini iddia ederse delil getirmek zorundadır. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)in tebliğ etme göreviyle görevlendirilmiş olması sadece Kuran’da var olan hükümleri anlatıyor olduğu manasına gelmez. Zira Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderildiği topluluk arabçayı fesahatiyle, belagatiyle ve talakatiyle en üşütün derece bilen bir topluluktur.
Hadis inkârcılarının mantığına göre Allah (celle celaluhu) Kuran’ı kâbenin üzerine indirmiş olsaydı, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)e ihtiyaç olmazdı. Zira özellikle o zamandaki arablar Kuran’ı, şuandaki arab lügatında profesör olmuş olan kimselerden iyi anlama kapasitesine sahipti.
c) “Rasûl size neyi getirdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının” (Haşr, 7) Muhtemelen inkârcılar, bu ayeti fey mallarına has bir uygulama olarak görecekler ve başka hiçbir meselede Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)in Kuran’da olmayan emir ve yasaklarına tabi olunmayacağını söyleyeceklerdir. Cevap olarak onlara deriz ki: “Rasûl size neyi getirdiyse” cümlesinin arabça orijinali “Ve ma Atakumu’r-Rasûl” dur. Cümlenin başındaki ma lafzı umum ifade eder. Bu bütün usulcülerin ittifakla kabul ettiği bir kaidedir. Ayetin lafzında geçen umumu ancak bir delil ile özelleştirebilirsiniz. Bu umumu hangi özelleştirecek hiçbir delil elinizde yoktur.
d) “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa, 59) inkârcılara sorsak ve desek ki: “İhtilaf ettiğimiz meseleleri Allah’a nasıl götürebiliriz?” Tereddüt etmeden “Kuran’a başvurarak” diyecekler. Peki, ayette buyrulduğu gibi “Rasûle götürmek nasıl olur” desek, muhtemelen ona da Kuran’a başvurarak diyecekler. Bu durumda bizler onlara diyoruz ki: 
1 - Madem ihtilafları Allah’a çevirmek Kuran’a çevirmek ise neden Allah (celle celaluhu) Rasûle çevirmekten bahsetti? Şayet ihtilafları Rasûle götürmek Kuran’a götürmek ise Allah (subhanehu ve teâlâ) ayette ihtilaf ettiğimizde Allah’a başvurmamızı neden emretti? İhtilaf ettiğimiz meseleleri Allah ve Rasûlüne götürmek sadece Kuran’a götürmek ise neden Allah (celle celaluhu) ayette sadece Allah’a götürün veya sadece Rasûlüne götürün demedi? 
2  -  Hadis inkârcıların usulüne göre ayette buyrulan “ve Rasûlüne götürün” ifadesinin işlevi sadece Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta olduğu müddet içinde geçerlidir. Yani inkârcılara göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) öldükten sonra -haşa- hiçbir fonksiyonu yoktur. Zira onlara göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in tek görevi Allah-u Teâlâ’dan vahyi alıp insanlara tebliğ etmektir. Dolayısıyla muhaddislerin rivayet ettiği hiçbir hadisin onlara göre kıymeti yoktur ve hepsi uydurma hurafedir. Bu anlayışa göre Allah (celle celaluhu) “ve Rasûle götürün” ayetini sadece Rasûlullah hayatta olduğu zaman için geçerli kılmış ve bu ifadenin hiçbir evrenselliği yoktur.
d) “De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” (Al’i İmran 31)
e) “Kim Rasûle itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik” (Nisa, 81) inkârcılara şu ayetler ışığında şöyle bir soru sormak istiyorum: Kuran’da açık ve net bir delil bulunmakta mıdır ki: şu iki ayeti umumu üzerine almıyorsunuz. Sahih ve sarih hangi nass ile Rasûle itaati ve tabi olmayı sadece Kuran ile sınırlandırıyorsunuz? Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in görevi size göre -haşa- sadece postacı olmak ise şu ayette buyrulduğu gibi “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik.” (Nahl, 44) Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabelere hangi ayeti nasıl ve ne şekilde beyan etmiştir? Buna bir örnek verebilir misiniz?
Kuran’da yukarıda zikri geçen ayetlere benzer daha birçok ayet vardır. Gerçekten iman etmek isteyen kimseye mezkûr ayetlerden birisi bile yeterlidir.
İnkârcıların ortaya koydukları usullerin gerektirdikleri
1 - Bahse konu olan hadis inkârcılarının batıl usullerine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dâhil Allah-u Teâlâ’dan başka hiç kimse Kuran’ın zahirinden anlaşılan ve ismi bizzat Kuran’da geçen hükümlerden başka haram ve helal hükmü belirleyemez. Buna göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kuran’da bizzat geçmeyen haramlardan erkeğin altın ve ipek kullanmasına ilişkin yasaklama getirmesinden dolayı tövbe etmelidir. Şu halde inkârcılara soruyor ve diyoruz ki: “Hakikaten Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi döneminde altın ve gümüşü erkeklere haram kıldıysa -ki bize göre kılmıştır- Rasûlullah hangi günahtan tövbe etmelidir. -Haşa- şirkten mi yoksa şirk olmayan haramdan mı? Şayet haramdan tövbe etmeli derseniz sizin anlayışınıza göre bu Kuran’a zıttır. Çünkü Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır. “Allah hükmünde kimseyi kendisine ortak tutmaz” Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kuran’da zikri geçmeyen bir haramı ümmetini sünnetiyle haram kılmıştır. Dolayısıyla sizin anlayışına göre Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini hüküm verme noktasında haşa Allah’a ortak tutmuştur.
2 - Buhariler, Müslimler, Ebu Davud ve diğer muhaddisler ile beraber milyonlarca büyük fakih âlim, hadisi şeriflerin Kuran’da zikri geçmeyen haramları beyan etmeye salahiyetine sahip olduklarına inanıyorlar. Bu durumda onlar hangi günahlarından tövbe edecekler. Şirkten mi yoksa haramdan mı?
3 - Bildiğim kadarıyla kıble ehlinden tarihte, bahse konu olan hadis inkârcılarının sünneti külli manada inkâr ettiği gibi inkâr eden ve Kuran’dan başka hiçbir kaynağın dolaylı veya dolaysız haram ve helal hüküm beyan edemeyeceğine inanan başka bir taife olmamıştır. Buna göre ümmet 1400 seneden beri sapkınlık bir usulü benimseyerek yaşamış ve ilk defa Edip Yüksel’in Rasûl olarak inandığı Reşat halife ve uzantılarının doğruyu keşfetmesiyle Allah (celle celaluhu) Kuran’daki muradı keşfedilmiştir. Yani Reşat Halife’den önce sahabeler dâhil hiçbir kimse yirminci asırda Reşat’ın bulduğu doğruyu bulamamış ve tövbe etmeleri gereken dalaletin içinden çıkamamıştır. Bu halde Yahudi ve Hıristiyanlara tebliğ yapmaya giden Hadis inkarcıları, acaba onları şu itirazlarına nasıl cevab verebilirler!!! Kafir Ehli Kitabın sorusu şöyle:
“Sizin anlattığınız islâm nasıl bir islâmmış ki, Kuran’ın gerçekleri 1400 sene sonra anlaşılmış. Böyle saçma sapan bir din olabilir mi? Kuran’ın kendisine indiği Rasûl sizin 1400 sene sonra keşfettiğiniz hakikatleri bilmeyecek, O Rasûlün en yakın arkadaşları sahabeler ve İslam’ın yayılmasının önderleri olan kimseler vahyin gerçeklerini bilemeyecekler, Reşat’tan ve onun tabilerinden önce yaşamış milyonlarca âlim hadislerin uydurma olduğunu bilemeyecekler, irabta mahalli olmayan sizler mi bu hakikatleri bileceksiniz. Eğer sizin anlattığınız din bu kadar gizemli, kapalı ve1400 seneden buyana anlaşılamamış bir din ise sizin dininiz size bizim dinimiz bize olsun. Önce siz bir islâma girin ve o dini doğru düzgün öğrenin daha sonra bizlere anlatırsınız”
Hakikaten inkârcılar kendilerini böyle gülünç ve zavallı bir duruma düşürmektedirler.
Son hadis inkârcılarının aksine sahih kaynaklarda geçen hadislerin güvenilir ve doğru olduğunu reddedilmesi ancak hakikatin inkârı manasına gelecek olan şu keşfiyatla isbat ederiz.
1 - Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) bin dört yüz küsur sene önce taun hastalığının olduğu yere girilmemesini, bir yerde taun hastalığı varsa o bölgeden dışarı çıkılmamasını emretmiştir. Bu zamanın tıbbı on dört asır önce okuma yazmasını bilmeyen Ümmi bir Rasûlün (anam babam ona feda olsun) ifade buyurduğu bu hakikati “karantina” ismiyle keşfetmiş ve desteklemiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki, hadisi şerifleri bizlere aktaran sahabe (Allah onlardan razı olsun) ve onlardan sonra gelen hadis hafızları uydurma rivayetler nakletmemişlerdir.
2 - Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) sahih hadislerinde yemek kabına sinek düştüğünde onun yemeğe batırılmasını buyurmaktadır. Bunun sebebini “Çünkü onun kanatlarında birinde hastalık diğerinde ise deva vardır” cümleleriyle açıklar. Yirminci asırda araştırma yapan modern tıp uzmanları, gerçekten sineğin bir kanadında mikrop diğer kanasında ise o mikroba karşı olan bir deva olduğunu keşfetmişlerdir. Acaba inkârcılar Ümmi bir Rasûlün (anam babam ona feda olsun) bin dört yüz sene önce bu bilgiyi nasıl elde ettiğini veya -onlara göre- on iki asır önce hadis uyduranlardan kimin böyle bir malumata sahib olduğunu belirtebilirler mi? Tevfik sadece Allah’tandır. Allah en iyisini bilir.
Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun. Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir.

KAYNAK: nakilkursusu.com/tr/sorucevap/354-hadis-inkarcilarina-nasil-cevap-veririz