Bir Ateistin İddialarına Cevap Verir misiniz?

Soru 1:
Adil bir imtihan yok. Fakir bir ailede dünyaya gelen bir insan gerek büyüdüğü ortamdan gerekse fakirlikten dolayı işlediği suçları işlemeyecekti. Zengin bir ailede dünyaya gelen kimse de parasızlıktan dolayı uyuşturucu, zina gibi yanlışları yapmayacaktı. Bu sebeplerden dolayı Allah’ın insanların hangi durumda ne yaptığını görebilmesi için hepsini eşit şekilde yaratmalıydı. Hatta tamamen adil bir imtihan olabilmesi için insanların aynı anda ve aynı zenginlikte yaratılmaları ve aynı anda ölmeleri gerekirdi.
Cevap:
Fakirlik ve zenginlik ile hukuk ve adaletarasında bağ kurmak en basit hukuk ilkeleri ile çelişir. Zira hukuk kişinin sahip olduğu özgürlükleri başkasına zarar vermeyecek şekilde kullanmasına yönelik rasyonel düzenlemeleri içerir.
İlahi hukuka ait emir ve yasaklar ise ancak imana ait teklifin kabul edilmesinden sonra yürürlüğe girer.
Mümin bir kişinin yüklenmiş olduğu ilahi emirler fakir ve zengin herkes tarafından yapılabilecek kolaylıkta olduğu gibi, fakirlerin maddi imkansızlıkları nedeni ile muaf tutuldukları Zekat ve Hac gibi yükümlülükler zenginlere fakirlerin lehinde sonuçları olan görevleri yüklemektedir.
İlahi imtihan, hayat dediğimiz kompleks yapı içerisinde gerçekleşmektedir. Bu imtihanı aynı çizgiden başlayan bir koşu yarışı sanmak hayatın ve insanın gerçekliğinden bîhaber bir anlayışın ürünüdür.
İnsan hayatına ve tarihine dikkat edilirse nice zenginlerin fakir ve nice fakirlerin de zengin oldukları görülecektir.
İnsanlar Cenab-ı Halık Teala tarafından farklı nitelikler ve hususiyetlerle yaratılmışlardır. İmtihan herkesin sahip olduğu koşullarda kendisi içindir, dolayısıyla eğer akıl sahibi ise iman teklifinden sonra ancak kendi sahip olduğu şartlardan sorumlu tutulacaktır.
Aynı anda yaratılma ve aynı anda ölme fantezisi ise, bu düşünce sahibinin adalet ilkesini bir tür at yarışı ya da robotlar müsabakası olarak algıladığını göstermektedir. Bu taktirde madenler, bitkiler, hayvanlar ve türleri, gök cisimleri, atom altı parçacıklar, farklı fiziksel kuvvetlerin dağılımını da bir eşitsizlik kabul etmek gibi absürtlükler düşünülebilir.
Farklı vakitlerde muhtelif hususiyetlere sahip olarak dünyaya gelmek, her bir insanın bireysel tekilliğine verilen önemi ve bu nedenle her bireyin kendi imtihanı ile baş başa olduğunu gösterir.
Dolayısıyla herkesi ve her tür durumu kaplayacak bir adalet tecellisi mutlaka gereklidir. Bu ise ancak âdil-i mutlak olan Mevla’nın kesin vaadidir.
Soru 2:
Bu dünyanın çok kompleks bir yapıya sahip olması bir yaratıcının varlığını bilimsel olarak ispatlamaz. Çölde giden bir insanın diğerine yolun bir türlü bitmemesinden dolayı dünyanın sonsuz olduğunu söylemesi bilimsel bir ispat olmadığı gibi David Copperfield’ın sahnede nasıl uçtuğunun bilinmemesinden dolayı özel güçlerinin olduğunun söylenmesi bilimsel bir ispat olmadığı gibi kompleks bir yapıya sahip olan evrenin nasıl oluştuğunu bilmememiz de bir yaratıcının bilimsel ispatı değildir. 
Cevap:
Her sıfatı ve her esması ile mutlak ve kayıtsız olan cenab-ı Müteal’in insanın bilgi yolları içinde deney ve gözleme dayalı olan ve mahiyetinde yanlışlanabilir olan bilimin konusu veya nesnesi olabileceğini zannetmek, hem bilimin antropik sınırlarınıhem de ulûhiyet hakikatini hiç anlamamış olmayı gerektirir.
Tıpkı bir ağacın meyvesi gibi tüm kozmolojik süreçlerin sonucunda ortaya çıkan insan zekâsının, iradesinin, gücünün ve bireysel benliğinin varlığı açık bir biçimde tesadüfe havalesi imkânsızdır. Zira bilinç tesadüflerle değil de kural ve amaçlarla çalışmaktadır.
Kompleks kavramı bizim küçük ölçeklerimize sığmayan büyüklükler ve birleşik çeşitlilikler için kullandığımız bir kelimedir. Komplekstesadüf değil üst düzen anlamına gelir. Mevla’nın varlığı hiç bir zaman sınırlı bilimin nesnesi olmaz.
Ayrıca sonsuzun da bilimsel bir ispatı yoktur. Bilimin kullandığı ispatlar genellikle anolojiktir. Bunun dışındakilerde tümden gelim ve tüme varım şeklinde gerçekleşir.
Her durumda bilimsel ispat asla yüzde yüz olmaz.
Tüm bunlarla birlikte bilim evrenin nasıl inşa edildiğine dair bilgi verdiğinde bu nesnel ve mutlak bir bilgi olmayıp ilahi sanat ve iş görme hakkında ilham verici bir konuma sahiptir.
Bilimin olması doğuştan yaratılışımıza yerleştirilen apriori aksiyom ve postulalar sayesinde mümkün olmuştur.
O halde bilim ile Mevla’nın varlığı yanlışlanamaz.
Soru 3:
Tam anlamıyla kusursuz olan bir varlık (ALLAH) hiçbir şey yapmaz. Çünkü kusursuzdur. Hele ki kendisine tapılması için küçük ve değersiz varlıklar yaratması, tapmamayı seçebilmesi için irade vermesi, kendini göstermemesi ve bunun sonucunda varlığına inanmayanları cezalandırması O’nun kusursuz olduğunu değil O’nu hayal edenler kadar kusurlu olduğunu gösterir.
Cevap:
Kusursuz bir varlığın hiçbir şey yapamaz olduğunu iddia etmek, asla bizim tarafımızdan tecrübe edilemeyecek boş bir iddiadır.
Mükemmellik ile fiil arasında bağlantı kurulabilmesi için, mükemmelin ne olduğunun tanıtılmasını gerektirir. Bir şey yapamaz oluş ile mükemmellik arasında bağ kurabilmek, mükemmelliği bir tür boşluk ya da pasiflik olarak kabul etmeyi gerektirdiğinden çelişiktir.
Oysa basitçe düşünülse bile mükemmellik ne tam boşluk ne de tam doluluktur. Mükemmellik bu iki duruma da varlığını veren bir ufuktur. Mükemmel olanın eylemi de kendisine uygun olarak mükemmel olacaktır.
Dolayısıyla iradesi ile var ettiği ve yine iradesi ile var etmediği sonsuz sayıdaki oluşun aynı anda gerçekleşmesi, fiil sahibinin kendisine özgü mutlak kemalini gösterir.
Cenab-ı Hak Faili mutlaktır. Tüm var olanlar ve olmayanlar ancak onun dilemesiyle gerçekleşir. Bir şeyin varlık ve yokluğu onun kudreti karşısında bir terazinin eşitliği gibi tam bir müvazenededir. Sadece dilemesi yeterlidir.  
Öte yandan insanın ya da evrenin varlığı için küçük ve değersiz nitelemesinde bulunmak, kişinin kendine verdiği değer ile alakalıdır. Onun varlığına inanmayanlar inandıkları yokluk ile beraberdirler. Bu bir cezadan öte tam bir adalettir.
Soru 4:
Vahşi doğa da berbat bir yaşam mücadelesi vardır. Allah kusursuz bir varlık ise neden bu kadar acının olduğu bir doğa yerine acının olmadığı bir doğa yaratmamıştır?
Cevap:
Kâinata kötülüğü kabul etmiş ve benimsemiş bir nazar ile bakmak yerine iyilik adına bakılırsa tüm türleri kapsayan mükemmel bir yardımlaşma, dayanışma, kucaklaşma, birliktelik açıkça görülür.
Acının hiç olmaması zevkin de olmaması anlamına geleceğinden merhametsizlik asıl o zaman olurdu.
Bunun yerine kontrollü, görece ve az bir miktarda bulunması bizim için gereklidir.
Soru 5:
Eğer bu hayatın amacı gerçekten imtihansa hiçbir çocuğun ölmemesi gerekir. Çünkü imtihana gelen birinin direkt cennete gitmesi sınav kağıdı bittiğinden dolayı sınav kağıdı alamayan kişiye direkt 100 verilmesi kadar adaletsizcedir.
Cevap:
Adalet-i ilahiye kadar onun eşsiz merhametide vardır. Adil, rahim, rezzak, halık, musavvir, bari, kadir gibi tüm ilahi isimler tam bir harmoni içinde tecelli ederler.
İlahi imtihanı anlayabilmek için ilahi isimlerin ve gereklerinin bilinmesi gerekir.
İlahi imtihanın bilginin sınanması ve puan alınmasına benzetilmesi sığdır. Zira bilgilerimiz hayatımızın bir parçası değildir.
Dünya imtihanı özgür irademize dayalı olarak yaptığımız tüm eylemlerin sorumluluğunu taşımamız anlamına gelir. Hayatın amacı yalnızca imtihan da değildir. İlahi marifete ulaşmak, yaratıcımızı esmaları ile bilerek kendimizi gerçekleştirmek gibi daha yüksek amaçları da vardır.
İmtihan sadece bu yüksek amaçları istemeyenleri eler.
Soru 6:
Mükemmel bir yaratıcı yarattığı insanları da mükemmel yaratmalıdır. İnsan ise mükemmel değildir. Hiçbir dış etken ile olmayan ve tamamen genetik bozukluk ile gelen öldürücü ya da sakat bırakıcı hastalıklar mükemmel olmadığımızın delilidir.
Cevap:
Mükemmel olma kavramını yaratılmış olan ile yaratılana aynı anda uygulamak çelişiktir.Yaratılan her şey bir üstteki varlık kategorisine göre noksandır.
Mükemmellik algısına böyle dereceli olarak sahip oluşumuz tüm derecelerden bağımsız bir kemali mutlakı gerektirir.
Kamil-i Mutlak olan Allahu Teala ise tüm görece mükemmelliklerin kaynağıdır.
İnsan bedeni hayata gelmek açısından olduğu kadar ölümlü olmak hususunda da mükemmeldir. Bu mükemmel fizyoloji hayata gelmek için kâinat kadar bir arka plan mükemmelliğini gerektirdiği gibi, hayattan gitmesi de hiç masraf gerektirmeyen küçük bir etmenle tasfiye edilebilmektedir.
Sakat bir insanın sağlam dediğimiz insanlarda olmayan pek çok mükemmel sezi ve duyguları vardır.
Genetik bozukluk geçicidir ve mahşerdeki İlahi sistem içerisinde kulun iman ve istemesiyle ilahi rahmet tarafından düzeltilecektir.
Ancak iman yoksunluğu tamamen insanın kendinden kaynaklanan gerçek bozukluktur.
Soru 7:
Firavunun denizde boğularak ölmesi olayı (haşa) uydurmadır. Hz. Musa (as)’ın peşine düşen ve takip sırasında ölen bir firavun olayı hiçbir tarihi kayıtta yoktur. Yaklaşık iki milyon kişinin Mısır’dan kaçmasının, Firavunun ordusuyla bu kişilerin peşine düşmesinin ve geri dönmemesinin Mısır kayıtlarında geçmemesi imkansızdır. Yarılan denizin içinde bulunan asker ve at arabalarıyla ilgili de hiçbir kalıntı bulunamamıştır.
Cevap:
Yarın tarihi ve arkeolojik çalışmalar bu olayla ilgili kayıtlar bulursa bu düşünce sahipleri iman mı edecektir?
Kaldı ki 3000 yıllık Mısır Firavun öyküsünün büyük kısmı bilimsel olarak tartışmaya açıktır.
Hadise en eski Tevrat ve İncil metinlerinde geçtiğine göre bu metinleri tarihi vesika niteliği taşımıyor kabul etmek en azından karbon testine aykırıdır. 
Soru 8:
Her mitolojide o mitolojinin ait olduğu yerin iklim özellikleri vardır. O alanın dışındaki iklim özellikleri o alandaki mitolojide bulunmaz. Bunun sebebi mitolojiyi uyduranların bulundukları yer dışındaki yerlerin iklim özelliklerini bilmiyor olmasıdır. İslam da (haşa) bu mitolojiler gibidir.
Cevap:
Mitolojiler sanıldığı gibi bir esatirler ve düzmeceler yığını değildir. Başlı başına bir bilimdir.
Mitoloji bilimi, tarih, arkeoloji, antropoloji gibi beşeri bilimlerle de yakından ilgilidir.
Mitolojiler evren tasavvurları, sosyal düzenler, bireysel ve toplumsal varoluş gibi felsefi yönlerle birlikte hayatın ve varlığın gözlemlerinden yükselen güçlü bir sembolizme sahiptir.
Mitolojileri iklimle ilişkilendirmek onun yalnızca bir parçası için açıklayıcı olabilir.
Mitolojiler tarih dışı döneme aittirler.
Kuran-ı Kerim’in M.S 7. Yüzyılda nüzulü mitolojik dönemden çok sonradır.
Kaldı ki Kuran-ı Kerim’de dört mevsim de mevcuttur. Araştırılacak olursa kolaylıkla farklı mevsimlerle ilgili kayıtlar görülecektir.
Bir metni bahsettiği iklim üzerinden yadsımaya ya da değersizleştirmeye kalkmak tartışmaya bile değmez bir düşüncesizliktir. 
Soru 9:
Hz. Adem (as)’dan Hz. İsa (as)’a kadar olan peygamberlerin aileleri ve çocukları bellidir. Bu Peygamberlerin yaşları birbirlerine eklendiğinde ancak 6-7 bin yıl öncesine kadar gidilebilir. İnsanlık ise 250.000 yıldır hayattadır. 12 bin sene önceye ait tarımla uğraşan insan kalıntıları hatta daha ilkel insanlara ait 1.2 milyon yıllık taştan aletler bulunmuştur.
Cevap:
İnsan türünün ne kadar zamandır var olduğu ile ilgili yüz binlerce ya da milyon senelere varan bilimsel spekülasyonlar vardır.  
Kuran-ı Kerim’de kâinatın ömrünün ilahi ölçekte altı gün yani altı aşama olduğu bildirilmektedir.
Ancak zamanın göreceliği doğrultusunda bizim 24 saatlik ölçümümüzle bu çok daha büyük bir nicelik yapmaktadır.
Dolayısıyla 6-7 bin kayıtları nicelikle beraber periyotlar olarak niteliksel açıdananlaşılabilir.
Soru 10:
Allah (cc) daha önceki asırlarda gönderdiği Peygamberlerine itaat etmeyen insanları yok etmişken Hz. Muhammed (asm)’e gönderdiği itaat etmeyen Mekkelileri neden yok etmemiştir?
Cevap:
Hz. Peygamberin (asm) getirdiği din hızla yayılmaya devam ederken, Mekke müşriklerinin şahsiyetlerini, mefkûrelerini sosyal düzenlerini ifade eden kaba şirkleri, putları ve eserleri onun zamanında yok olmuştur. Onların çoğu ve evlatları Müslüman olmuşlardır.
Top yekün bir ret olma gerçekleşmediği gibi daha önceki helak edilen kavimlerden kurtarılanlar mutlaka olmuştur.
Soru 11:
Kuran’da Müslümanlara savaşın imanlarını sınamak için bir imtihan olduğu, meleklerle kendilerine yardım edileceği ve asla yenilmeyecekleri söylenmiş ve daha sonra Uhud Savaşı’nda yenildiklerinde bunun da imanlarını sınamak için bir imtihan olduğu söylenmiştir. Seneler sonra Moğollar Müslümanları mahvettiğinde ve ortada hiçbir melek görünmediğinde ve Moğolların başına hiçbir şey gelmediğinde gene bunların imtihan olduğu söylense ne derdiniz?
Cevap:
Öncelikle savaş imtihanı savaşmak yerine kaçmak ve işgalciyi kabullenmekle alakalıdır.
Sahabeler ilahi yardımın ancak Allahın uğrunda savaşanlara geleceğini bildikleri için top yekün bir hamle gerçekleştirmiş ve başarılı olmuşlardır.
Hiç şüphesiz karşılarında şirk ve inkar gibi bir zulüm için canlarını vermeye gelmiş olanları görünce bu akılla bağdaşmayan korkunç düşmanlığın yüzlerinde iblisleri de, kendilerine yardım eden yardımcı melekleri de görmüşlerdir.
Siyere ait savaşlar birbirlerini takip eden bir bütünlüğe sahiptir. Savaş yaklaşık on yıl sürmüş ve sonunda müminler kazanmıştır. 
Moğollar döneminde İslam dünyası birlik ve cihad ruhuyla hareket etseydi ve buna rağmen kaybetseydi bize yardım edilmedi diyebilirlerdi.
Kaldı ki Müslümanlar Müslüman kalmak şartıyla ebedi hayat itibariyle her halukarda kazanandır.
Moğollara gelince bu kadar güçlü sanılan Moğolların bir asır gibi kısa sürede kaybolup gitmeleri ve İslam’ın yeniden Osmanlı ihtişamıyla geri dönmesi kimin kazandığını ve meleklerin kime yardım ettiğini ehli imana yine gösterir.
Soru 12:
Hz. Musa (as)’ın firavuna Peygamber olduğunu ispatlaması için bastonunu yılana dönüştürmesine ne gerek vardı? Herkesin sihirbaz olduğu bir toplumda Hz. Musa (as)’ın Peygamberliğinin ispatlanması için direkt Allah (cc)’ın kendisini göstermesi daha etkili olmaz mıydı? İmtihan amacıyla göstermediyse o zaman bastonun yılana dönüşmesine neden izin verdi?
Cevap:
Asa mucizesi, sihirle mucize arasındaki farkın Firavunun sihirbazları tarafından bilinmesine yönelik bir mucizedir. 
Firavunun halkına kendini tanrılardan biri olarak kabul ettirmesinde dönemin sihir harikaları kullanılmaktaydı.
Hz. Musa (a.s) ise basit ve kuru bir dalı, yakın, canlı ve hareketli bir yılana ilahi emirle dönüştürerek, nesneler arasında gerçekten bir dönüşümün ancak ilahi kudretle olabileceğini göstermiştir.
Asa’nın yılan yerine daha uzak bir varlığa dönüştürülmesi ise insan aklının tamamen sınırları dışında kalacağından akıl yürütmeyi devre dışı edecektir.
Nitekim Firavun asa ile yılanı yakın bularaksen de sihirbazsın derken, sihirbazlar ise bunun alet ve edevatsız gerçek bir dönüşüm olduğunu meslekleri gereği araştırarak anlamışlar ve iman etmişlerdir.
Firavunun akli seviyesinde olanlar mucize ile sihiri fark edemezken, her daim çevremizde olan ilahi tecelliyi nasıl görüp anlayacaklar?
Soru 13:
Ayetler okunduğunda bu ayetlere inanmayan çok kişi olduğu için bu durum ‘’Biz şüpheye düşenlerin gözlerine perde çektik. Kulaklarına ağırlık koyduk. İsteseydik iman ettirirdik.’’ şeklinde açıklanır. (6:25) (17:45,46) (2:6,7) (10:74) (16:107,108) (40:34,35) (45;23) Allah(cc) gönderdiği dinin şüphe edilip araştırılmasını neden istememiştir?
Cevap:
Bu ayetin anlamı çok açıktır.
İlahi mevcudiyetin aklen, vicdanen ve insaniyeten olması gerektiği ve Hz. Peygamber’in (asm) doğruyu söyleyen bir elçi olduğu açıkça ortada olduğu halde, doğru akıl yürütme ile değil inat ve ısrarla inkârı seçenlerin bu eylemi ancak ilahi yaratmayla gerçekleşebilir.
Tıpkı gökteki güneşin gündüz ortasında varlığını inkâr edenin gözünü kapayarak ben görmüyorum, o halde ‘yoktur’ iddiasının gerçekleşmesi için gözünü kapatabilmesinin tek yol olması gibi, adili mutlak bu kasıtlı inkârın karanlığını ısrarla isteyene yaratır.
Ne zamanki göz açılır ve ilahi nura bakılır o zaman rahmeti ilahi karanlığı kaldırır.
Soru 14:
Dünyadaki tüm topluluklara Allah (cc)’ı müjdeleyen peygamberler geldiyse mesela Japonlar’a gelen Peygamber’in ya da Avusturalya Aborjinler’ine gelen Peygamber’in adı nedir?
Cevap:
Bizim özelde sorumlu olduğumuz ve bilmemiz, iman etmemiz gereken bize gönderilen peygamberlerdir. Bunlar da Kuran-ı Kerimde isimleri ile anılmaktadır.
Diğer peygamberlere de genel olarak iman ederiz.
Japon, Aborjin ya da hangi milletten olursa olsun şimdi son peygamber Hz. Peygamber’in davetinden sorumludurlar.
Soru 15:
Neden tecavüzü ve pedofiliyi yasaklayan bir ayet bile yoktur? Neden birçok genetik hastalığa neden olan akraba evliliğini yasaklayan bir ayet bile yoktur?
Cevap:
Bu suçlar zina ve livatanın kapsamındadır.
Zinanın ve livatanın her çeşidi tam olarak lanetlenmiş ve yasaklanmıştır.
Bu iğrenç davranışların bataklığı zina ve livata filleridir.
Akraba evliliklerinin hepsi sorunlu değildir. Doğrudan akraba evliliğini yasaklamak tarihi ve kültürel süreçler açısından söz konusu olamaz.
Ancak akraba evlilikleri içinde biyolojik ve ahlaki açıdan sorunlu ve yasak olanlar sıralanarak bu hususta dış evlilikler özendirilmiştir.
Soru 16:
Neden dualar sadece bazen işe yarar? Neden bir tanıdığının bir tanıdığına edildiğinde Allah(cc)’ın bir mucizesi olarak iyileştirirken sen ettiğinde işe yaramaz? Neden dualar kolu olmayan birinin kolunu çıkartmaz?
Cevap:
Dualar her halükarda kabul edilir.
Ancak istenilenin gerçekleşmesi sadece dünyada olmaz.
Dualarımızın cevaplandırılması başka biçimlerde de gerçekleşebilir.
Duada esas olan Cenab-ı Bari’ye tam bir kalp safiyeti ile yönelmektir.
Dualar ubudiyetin vakitleridir.
Yağmur duası yağmursuzluk vaktinin ibadetidir. Yoksa yağmur yağdırma ritüeli değildir.  
Soru 17:
Bilimsel ve tarihi bilgiler barındırdığı iddia edilen ayetlere bakıldığında neden ayetlerin indiği dönemdeki insanların bilemeyeceği bir şey yazmadığını görürüz?
Cevap:
Kuran-ı Kerim kıyamete kadar gelecek her insan topluluğuna seslenen külli bir metindir.
Anne karnında ceninin başından geçen evreler o gün bilinmiyordu, ancak Kuran bunları bugün bildiğimiz biçimde bildirmiştir. 
Ya da güneşin gezegenlerin merkezinde oluşu ve dönüşü de o zaman bilinmiyordu.
Yine incir ve zeytinin kendisine kasem edilen faydaları ancak günümüzde o da kısmen anlaşılabilmiştir.
Bu ve benzeri örnekleri sıralamak gayet kolaydır.
Bunun gibi bugün insanın bilemeyeceği başka asırların hisseleri de söz konusudur.
Soru 18:
Diğer dinlerde de bilimsel bilgi olduğu iddiaları vardır. Mesela taoizm de her şeyin başlangıç noktası taodur ve taodan ying ve yang adlı iki zıt madde çıkmıştır. Burada tao ya big bang,ying ve yang a ise big bang den meydana gelen madde ve anti madde diyebiliriz. Mesela sihizme göre zaman sürekli başa dönen bir döngüdür. Evrenin sonu teorilerinden birine göre evren kendi çekim gücüne yenik düşerek bir noktadan sonra içine geri çökecektir ve bu çöküşün yoğunluğundan bir big bang ve bir evren daha oluşacaktır.
Cevap:
Taoizim’de ying-yang ve chi modellemesi kozmik sürecin başlangıcına spekülatif bir yorum olarak uygulanabilir.
Ancak eğer zıtlıkların bir aradalığından kaynaklanan bir gerilimden bahsediyorsak, bu zıtlıkları bir araya getiren ne ying ne de yang olmayan bir zatı kabul ediyoruz demektir.
Zira zıtların bir araya getirilmesi ancak ilahi kudretle mümkündür.
Taocu bir bakışla Kuran-ı Kerimi okursak bu alemde her kolaylıkla beraber bir zorluğun, her yükselişle beraber bir alçalışın, her var oluşla beraber bir faniliğin, her celal ile beraber bir cemalin bulunduğunu görürüz.
Bu evrenin çökerek başka evrenlerin oluşmasını kıyamet ve haşrin sabahının haberi olarak anlamamıza engel bir durum söz konusu değildir.
Soru 19:
Bunları bir kenara bırakıp Kuran da gerçekten de bilimsel bilgiler olduğunu kabul edelim. O halde neden ayetlere bakılarak henüz bulunmamış bilimsel bilgiler ortaya çıkarılmamaktadır? Bulunduktan sonra Kuran da zaten yazdığını söyleyenler bu bilimsel bilgileri bilim adamları bulmadan önce neden bulamazlar?
Cevap:
Müslümanların Kuran-ı Kerim’den kaynaklanan pek çok bilimsel çalışmanınolduğu biraz araştırılınca görülecektir.
Rahmetli Prof. Dr. Fuat Sezginin İslam’da Bilim ve Teknik adlı 20 ciltlik eseri bu hacmiyle bile bir özet mahiyetindedir.
Günümüz bilimi bugün artık herkesin malıdır.Ancak bu seviye ulaşması Müslümanlar sayesinde olmuştur.
Kaldı ki Müslüman olmayan bilim adamlarının buluşlarından hiçbirisi Kuran-ı Kerimi yanlışlayamadığı gibi pek çok bilim insanının İslam’la tanışmasına neden olmaktadır.
Soru 20:
Kuran’ın apaçık olduğu kendisinde bildirilmesine rağmen bu kadar tartışmalı ayetin olması (haşa) çelişki değil midir? Türkçe’nin yetersizliğinden dolayı ise çeviriler neden başka dillere de aynı şekilde yansıyor?
Cevap:
Kuran-ı Kerim gibi cami (kapsamlı-zaman ötesi) ilahi metnin çeşitlilikte anlaşılması onun anlam gücünü ve her sınıf insana hitap eden kapsamını gösterir.
Çelişki, metni anlayanların öznel konumlarına aittir.
Metnin sahibi Mütekellimi ezeli olduğundan metnin sahibine göre anlaşılması süreli ve bitecek bir süreç değildir.
Bu konuda Kehf suresinin son ayeti açıklayıcıdır:
“Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın."
KAYNAK: sorularlaislamiyet.com/bir-ateistin-iddialarina-cevap-verir-misiniz

Hz. Peygamberin, Allah’tan Başkasına Uymayacağı Kesinken Neden Uyarı Alıyor Allah’tan?

İlgili ayetin meali şöyledir:
“Sen onların dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: "Asıl doğru yol ancak Allah'ın yoludur." Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır.”(Bakara, 2/120)
Alimler bu ayetin bir çok şeye delalet ettiğini söylemişlerdir. Bunlardan biri de soruda geçen konuya cevap niteliğindedir:
Allah'ın bir kuluna, yapmayacağını bildiği bir iş konusunda, tehditte bulunması caizdir. Örneğin, Allah, Hz. Peygamber (asm)'in Yahudi ve Hristiyanların heva ve heveslerine uymayacağını biliyordu. Bununla beraber, onu bundan dolayı tehdit etmiştir. Bunun bir benzeri de Allah'ın, "Eğer müşrik olursan amellerin boşa gider." (Zümer, 65) ayetidir. Hz. Peygamberi bu fiilden men edenin veya men eden şeylerden birinin bu tehdit olması ihtimalinden dolayı, bu tehdidin yapılması yerinde olmuştur. (bk. Razi, Mefatih, ilgili ayetin tefsiri)
Ayrıca bu hitapta iki şekil söz konusudur:
1. Bu hitap baştan beri hitabın kendisine yönelik olması dolayısıyla Hz. Peygamber (asm)'e yöneliktir.
2. Hz. Peygambere yönelik olmakla birlikte kasıt onun ümmetidir. (bk. Kurtubi, Tefsir, ilgili ayetin tefsiri)
"Din" diye çevrilen millet kelimesi, "Allah'ın, peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği, onları Allah'a yakınlaştıran yol; dinî ilkelerin ve kuralların bir toplum tarafından benimsenip gelenekleştirilmiş şekli"anlamına gelir.
Başka bir tanıma göre millet, Allah'ın koyduğu kuralları ve ilkeleri, din de kişinin uyguladığı kuralları ve ilkeleri ifade eder.
Buna karşılık dinin aslî biçimine olduğu gibi, az çok yozlaştırılmış şekline de millet denilebilir. Nitekim ayette millet kelimesinin, ikisi de tahrife uğramış olan Yahudilik ve Hıristiyanlık için kullanılmış olduğunu görüyoruz.
Milletin dinden bir başka farkı da, sadece bir peygambere veya bir topluluğa nispet edilebilir olmasıdır. Mesela "İbrahim'in milleti, Hristiyan milleti, İslam milleti"denilebildiği halde "Ahmet'in milleti, Ali'nin milleti" denilmez; buna karşılık din kelimesi her durumda kullanılır. Ayrıca Allah'ın dini (dînullah) denilir, fakat Allah'ın milleti (milletullah) denilemez. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "mll" md.)
Bir önceki “Doğrusu (ey Peygamber), biz seni hak ile desteklenmiş bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Yakıcı azaba mahkum olanlardan sen sorumlu değilsin.”mealindeki 119. ayette buyurulduğu gibi, Hz. Muhammed (asm), gerçek bir elçi sıfatıyla bütün insanlar için bir rehber, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş olmasına rağmen, Medine'deki Yahudiler tam bir taassup ve tutuculukla Hz. Peygamber'e ve İslâm'a karşı tavır almışlar; ona ve onun getirdiği yeni dine uymaları ve bu di­nin gerçekleştirdiği yenilikleri benimsemeleri gerekirken, tam tersine Peygamber kendi dinlerini benimsemedikçe ondan asla hoşnut olmayacaklarını ortaya koyan bir tutum sergilemişlerdir.
Fakat Allah nezdinde önemli olan, şu veya bu kişi ya da zümrenin hoşnutluğunu kazanmak değil, hidayet üzere olmak, doğru ve kurtuluşa götüren yolu izlemektir.
Bu yol ise Allah'ın yoludur; O'nun bildirdiği iman esaslarını, ibadet ve hayat tarzını benimseyip yaşamaktır. Bunlara dair bilgi geldikten sonra, yani Allah Teâlâ resulüne vahiy yoluyla hak dini ve onun esaslarını bildirdikten sonra artık Yahudilerin veya Hristiyanların arzularına uymak, İslâm'la bağdaşmayan inanç, ibadet ve hayat tarzlarını benimsemek mümkün değildir; bunu yapan bir kimse Allah'ın dostluğunu ve yardımını da kaybetmiş olur.
Ayette bu uyarıyı ifade eden bölümde Hz. Peygamber'e hitap edilmekteyse de, onun böyle bir sapma göstermesi mümkün olmadığından asıl muhatap Müslüman bireyler ve topluluklardır.
Yahudilerle Hristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça Müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kuran-ı Kerîm'in bu tespiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir.
Nitekim Müslümanlar kendi topraklarındaki Ehl-i kitaba karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta zaman zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, Müslüman İspanya'nın (Endülüs) işgalinden başlamak üzere istila ettikleri bütün İslam ülkelerinde yahudi ve hıristiyan yönetimler Müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme ve sömürü politikaları izlemişlerdir.
Ayrıca Hristiyan Batı dünyası, Macarlar gibi Hristiyanlaşmış Türkleri benimsediği halde Müslümanlığını korumuş Türkleri hiçbir zaman dost olarak görmemiş; özellikle Tanzimat'tan bu yana Türklerin göstermiş olduğu Batı dünyasıyla yakınlaşma çabaları, onların bu olumsuz tavırları yüzünden daima sonuçsuz kalmış ve Türklerin aleyhine işlemiştir,
Hıristiyan dünyanın diğer Müslüman milletler, hatta Hristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da bundan farklı değildir. Hristiyan Batılılar'ın Müslümanlığı Hıristiyanlığa karşı, Müslümanları da Hristiyanlara karşı tehlikeli bir güç olarak algılamaları, İslâm'a ve Müslümanlara karşı daha zalim ve haksız tavırlar sergilemeleri sonucunu doğurmakta; bu yüzden bir kısmı iyi niyete dayalı dinler arası diyalog ve benzeri teşebbüsler de ya sonuçsuz kalmakta veya Müslümanlar aleyhine bir komplo şüphesini haklı çıkaran işaretlertaşımaktadır.
Bütün bu tespitler Yahudilere ve Hristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davranışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir.
Her iki aşırılık da en başta Kuran-ı Kerîm'in öğretisine aykırıdır. Zira Kuran Müslümanlara bir taraftan "Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur" (Mâide 5/8) derken, diğer taraftan da üzerinde durduğumuz ayette görüldüğü gibi, "Eğer sana gelen ilimden (vahyin ortaya koyduğu gerçeklerden) sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır" der.
Şu halde Müslümanlar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergilemekten sakınmak; İslâm'ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüstlük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle desteklenen bîr kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme iradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır. (bk. Kuran Yolu, ilgili ayetin tefsiri)
KAYNAK: sorularlaislamiyet.com/hz-peygamberin-allahtan-baskasina-uymayacagi-kesinken-neden-uyari-aliyor-allahtan

Bazı Hadisler Necm 3. ve 4. Ayetiyle İle Çelişmiyor mu?

Soru Detayı:

Necm 3’e göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hiçbir sözü nefsinden değildir. Lakin ilk hadiste kendine ait görüşlerinin de olduğu bilgisi vardır.
Necm 4’e göre Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in her sözü vahiydir. Lakin her iki hadiste de Peygamber Efendimiz (asm)’in yanılabileceği bilgisi yer almaktadır. Her sözü vahiyse nasıl yanılabilir? Necm 4’te bahsedilenin sadece Kuran olma ihtimali daha mantıklı değil midir? “Ben ancak bir insanım, size dininizle ilgili bir şey emredersem onu alın, kendi görüşüme göre bir şey emredersem (unutmayın ki) ben ancak bir insanım. (Müslim, Fedail,140)
“Siz bana kiminiz davacı, kiminiz davalı olarak gelirsiniz. Olur ki, bazınız davasını daha güzel anlatır, ben de (haksız olduğu halde) onun lehine hüküm veririm. İşte kime bu şekilde kardeşinin hakkından verirsem bilsin ki, ona ateşten bir parça vermiş olurum.” (Buharî, Mezalim, 16, Şehâdât, 27)


Cevap:

Necm suresi 3. ayette yer alan “Hevadan konuşmaz” mealindeki ifadeden maksat, nefsinin heva ve hevesine uyarak konuşmazdemektir. Asıl manası ‘muhabbet’ olan ‘heva’kavramı, Kuran’da ‘düşük, yere düşüren, sukut ettiren nefs-i emmarenin arzu ve istekleri” manasında kullanılmıştır.
Burada üç kavram kullanılmıştır: dalalet, ğivayet ve heva.
Dalalet eğri yolda olmak, ğivayet/ğayy, doğru yoldan sapmak, heva ise, bol keseden atmak manasına gelir.
Dalalet ve ğivayetin mazi/geçmiş zaman kipiyle, heva ile konuşmamayı muzari/müstakbel sigasıyla zikredilmesi şuna işarettir:
Hz. Muhammed (asm), çocukluğunda hiç bir eğri yolda bulunmamış ve hiçbir doğru yoldan da sapmamıştı. Siz (ey müşrikler!) sahibinizin/arkadaşınızın bu durumunu çok iyi bilirsiniz. İşte bu arkadaşınız şimdi de bol keseden atmaz, nefsinin istekleri doğrultusunda söz söylemez.
Sizin iddia ettiğiniz gibi, o bir şair değil, şiir söylemez, bir kâhin de değil, kehanetle konuşmaz. Onun bütün konuştuğu şeyler, kendisine gönderilen vahiydir.
Burada bir kaç noktaya kısaca temas etmekte fayda vardır:
a) “Hevadan konuşmaz” mealindeki ifadeden maksat, “yalnız vahiy ile konuşur” anlamına gelmez. Yukarıda açıklandığı üzere, bu ifade müşriklerin onu ‘şair ve kâhin’ olarak nitelemelerine  bir cevaptır; O boş konuşmaz, çünkü ancak şair ve kâhin olanlar boş konuşur.
b) “O ancak ona vahiy edilen bir vahiydir”mealindeki 4. ayetin bu ifadesinin başında yer alan ‘O’ zamiri, ya Kuran’a veya Hz. Peygambere (asm)’in sözlerine racidir.
Kuran’a ait olduğu kabul edilirse mana açık olur. Yani; Resulün konuştuğu şey ne bir şiir ne de bir kehanettir, O Allah’tan gelen bir vahiydir.
Şayet bu zamir Hz. Peygamber’in sözlerine ait olursa, bu takdirde ayetin manası şöyle olur: “Onun /Muhammed (asm)’in (Kuran diye ilan ettiği) sözler, yalnız Allah tarafından ona vahiy edilenlerdir. Mesele, yine Kuranla alakalıdır.
c) Bu ayette yer alan “Vahiy” kavramı Kuran’ın dışındaki nebevi sözleri de içine alacak şekilde hem bilinen sarih vahiy hem de zımni vahiy olan ilham manasına alınsa bile, bazı müfessirlerin dediği gibi, ‘Hz. Peygamber (asm)’in hiç içtihatta bulunmamış olduğu’ manasını çıkarmak isabetli değildir. Zira bu husus, bizzat ayetler ile da sabittir.  Aşağıda meali verilen ayetler bu konuya birer misal olabilir:
“Resulüm! Allah’ın sana helal kıldığı şeyleri ne diye kendine haram kılıyorsun.” (Tahrim, 66/1)
“(Resulüm!) Allah seni affetsin, neden onlara/münafıklara izin verdin..” (Tevbe, 9/43)
“Eğer Allah’ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye)den dolayı size büyük bir azap dokunurdu.” (Enfal, 8/68)
Bu ayetler ve Abese, 80/1-10. ayetleri de Hz. Peygamber (asm)’in içtihat ettiğinin açık belgesidir.
Demek ki, ilgili ayette söz konusu olan vahiy ve  ilham, Kuran’la alakalıdır.
Kuran hem lafız hem mana itibariyle vahiy olduğuna göre, ayette yer alan “O ancak ona vahiy edilen bir vahiydir” mealindeki ifadede yalnız Kur’an söz konusu ise, bunda bir kapalılık yoktur.
Şayet Hz. Peygamber’e ilham edilen şey manasında ise, bu ilham da yalnız Kuran’ın yorumu manasında anlamak gerekir. Buna göre, Hz. Peygamber (asm)’in içtihatlarının olmadığı anlamı çıkmaz. Allah’ın verdiği ilhamla yapılan yorumları da elbette yanılmaz. Ancak Hz. Peygamber (asm)’in ilhama mazhar olmayan içtihatlarında bir beşer olarak yanılması mümkündür ve vakidir.
- Bu konuda asrın müceddidi ve mürşidi Bediüzzaman hazretlerinin şu ifadeleri dikkat çekici bir irşattır:
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hem beşerdir, beşeriyet itibariyle beşer gibi muamele eder; hem Resuldür, risalet itibariyle Cenab-ı Hakk'ın tercümanıdır, elçisidir. Risaleti, vahye istinad eder. Vahiy iki kısımdır:
Biri: "Vahy-i sarihî"dir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur. Kuran ve bazı ehadîs-i kudsiye gibi...
İkinci Kısım: "Vahy-i zımnî"dir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilâtı ve tasviratı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a aittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsil ve tasvirde, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder veyahut kendi ferasetiyle beyan eder. Ve kendi içtihadıyla yaptığı tafsilât ve tasviratı, ya vazife-i risalet noktasında ulvî kuvve-i kudsiye ile beyan eder veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder.
İşte her hadîste (yer alan bilgilerin) bütün tafsilâtına, vahy-i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelâtında, risaletin ulvî âsârı aranılmaz.
Madem bazı hâdiseler mücmel olarak mutlak bir surette ona vahyen gelir, o da kendi ferasetiyle ve tearüf-ü umumî cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşabihata ve müşkilâta bazan tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünki bazı hakikatlar var ki, temsil ile fehme takrib edilir. Nasılki bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, şimdi Cehennem'in dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür." Bir saat sonra cevab geldi ki: "Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık  ölüp, Cehennem'e gitti." Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın belig bir temsil ile beyan ettiği hâdisenin tevilini gösterdi.” (Mektubat, 93 - 94)
KAYNAK: sorularlaislamiyet.com/bazi-hadisler-necm-3-ve-4-ayetiyle-ile-celismiyor-mu

Hz. Muhammed’in, Ümmü Hani’nin Evinde Kalması, Boy Abdesti Alması... Nasıl Açıklanabilir?

Soru Detayı: 

İbn Sad'ın Tabakat’ında Efendimiz'in (sav) yirmili yaşlarda Ebu Talib’in kızıyla evlenmek istediği ve Ebu Talibin de onaylamadığı geçiyor. Bu rivayet doğru mudur? Eğer doğruysa hadis kitaplarında Efendimizin Ümmü Hâni'yi arada ziyaret ettiği geçiyor ve bazı hadis kitaplarında da (Müslim de) Efendimiz (sav)'in miraç gecesi onun evinde olduğu ve bazı yerlerde de Efendimizin (sav) Ümmü Hani'nin evinde yıkandığı, Efendimiz (sav)’in ona evlenme teklifi ettiği geçiyor ve Ümmü Hani'nin kabul etmediği geçiyor.
Bu rivayetleri yanlış anlamaya mahal vermeden nasıl anlamamız gerekiyor?


Cevap:

Ümmü Hani hakkında bilgi verdikten sonra, bazı konulara kısa kısa işaret etmek istiyoruz:

Ümmü Hani

Ümmü Hâni, Fâhite (Hind) bint Ebî Tâlib el-Kureşiyye el-Hâşimiyye (ö. 50/670’ten sonra), Hz. Ali’nin kız kardeşidir, sahâbîdir.
Adı tam olarak tesbit edilememiş, Fâhite, Hind veya Fâtıma olabileceği zikredilmiştir. Kureyş kabilesi şairlerinden eski kocası Hübeyre’nin bir şiirinde ona Hind diye hitap ettiği kaydedilmektedir. (İbn Hişâm, IV, 62-63)
Babası Ebû Tâlib İslâmiyet’i kabul etmemekle birlikte annesi Fâtıma bint Esed, Ebû Tâlib’in ölümünden hemen sonra hicretten yaklaşık iki yıl önce Müslüman oldu. Fatıma bint Esed, Hz. Peygamber’in sekiz yaşlarında amcasının himayesine girdiği günden itibaren altı veya sekiz çocuğu ile birlikte kendisine de annelik yapmıştı.
Ümmü Hânî, İslâmiyet’ten önce Hübeyre b. Amr b. Âiz el-Mahzûmî ile evlendi. Hübeyre’nin ona tâlip olduğu sırada Resûl-i Ekrem, Ebû Tâlib’e Ümmü Hânî ile evlenmek istediğini söylediyse de amcası onu anne tarafından akrabası olan Hübeyre ile evlendirmeyi ve onlarla akrabalığı yenilemeyi uygun gördü. (İbn Sa‘d, VIII, 152)
Ümmü Hânî’nin bu evlilikten Hânî, Yûsuf, Ömer ve Ca‘de adlı çocukları doğdu. Mekke fethedilince Hübeyre Necran’a kaçtı; onun İslâmiyet’i kabul etmeden orada öldüğü belirtilmektedir.
Mekke’nin fethedildiği gün Ümmü Hânî Müslümanlığı kabul etti. Kendisinin belirttiğine göre Resûl-i Ekrem o gün onun evine gelerek boy abdesti alıp sekiz rekat namaz kılmıştı. (Müsned, VI, 342-343; Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 83)
İbn Kayyim el-Cevziyye, Hz. Peygamber bu namazı kuşluk vaktinde kıldığı için kuşluk namazı sanıldığını, fakat bu namazın fetih ve şükür namazı olduğunu belirtmiştir.
Bazı rivayetlere göre ise Ümmü Hânî fetih günü Resûl-i Ekrem henüz şehrin üst taraflarında iken yanına gitmiş ve onun boy abdesti alarak sekiz rekat namaz kıldığını görmüştür. Bu sırada Resûlullah kendisine iltifat ederek niçin geldiğini sordu. Ümmü Hânî kocasının yakınlarından kendisine sığınan iki kişiye eman verdiğini, fakat kardeşi Ali’nin onları öldürmek istediğini bildirdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Ümmü Hânî! Senin eman verdiğin kimseye biz de eman verdik” dedi. (Müsned, VI, 341, 343; Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 82)
Ümmü Hânî’nin eman verdiği kişilerin Ebû Cehil’in kardeşi Hâris b. Hişâm ile Uhud Gazvesi’nde 100 müşrik okçusuna kumandanlık yapan Abdullah b. Ebû Rebîa veya Ümmü Seleme’nin kardeşi Züheyr b. Ebû Ümeyye olduğu zikredilmektedir.
Mi‘rac hadisesini nakleden sahâbîler arasında yer alan Ümmü Hânî mi‘rac gecesi Resûlullah’ın kendi evlerinde bulunduğunu, o gece yatsı namazını kılıp yattığını, sabah namazından biraz önce kendilerini uyandırıp beraber namaz kıldıklarını belirtmiş, Resûl-i Ekrem’in ona yatsı namazını kendileriyle birlikte Mekke’de kıldıktan sonra Beytülmakdis’e gidip orada namaz kıldığını ve sabah namazından önce tekrar Mekke’ye döndüğünü anlattığını nakletmiştir. (İbn Hişâm, II, 43; İbn Sa‘d, I, 215)
Bu rivayet Ümmü Hânî’nin Mekke fethinden önce Müslüman olduğunu, fakat kocası Hübeyre’den korktuğu için bunu gizlemek zorunda kaldığını göstermektedir.
Ümmü Hânî, Hz. Peygamber ile birlikte Hayber Gazvesi’ne katıldı, Resûlullah ona ganimetten pay verdi. Eski kocasıyla bir ilgisi kalmayan Ümmü Hânî’ye Resûl-i Ekrem evlenme teklif etti. Bu teklife çok sevinen Ümmü Hânî çok sayıda küçük çocuğu bulunduğunu, onlarla uğraşırken kendisine karşı görevlerini yerine getiremeyeceğinden veya çocukların onu rahatsız etmesinden endişe ettiğini söyledi. Hz. Peygamber de çocuklarına olan düşkünlükleri sebebiyle Kureyşli kadınların Arap kadınlarının en hayırlısı olduğunu belirtti. (İbn Sa‘d, VIII, 152; Hâkim, IV, 58)
Sonraları Ümmü Hânî’nin Resûl-i Ekrem’den kendisini nikâhına almasını istediği, Hz. Peygamber’in de, “Seninle beraber hicret eden amca kızlarını sana helâl kıldık”ayetinin (Ahzâb 33/50) Ümmü Hânî’nin Mekke’den hicret etmemiş olması yüzünden bu nikaha imkân vermediğini kendisine söylediği rivayet edilmektedir. (İbn Sa‘d, VIII, 153)
Kureyş kabilesine mensup kadınlar arasında isabetli görüşleri ve babası Ebû Tâlib gibi fasih konuşmasıyla tanınan Ümmü Hânî, Resûlullah’tan kırk altı hadis rivayet etmiş, rivayetleri Kütüb-i Sitte’de ve diğer hadis kitaplarında yer almıştır. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Ümmü Hani md.)

Değerlendirme

a) İbn Sad’ın Tabakat’ında geçen bilgilerin doğru olup olmadıklarını bilmiyoruz. Bu gibi önemli konularda verilen zayıf bilgilerle bir hükme varmak doğru değildir. Yani; biz Hz. Peygamber (asm)’in ara sıra Ümmü Hani’nin evine gittiğini bilemiyoruz.
b) Şayet Efendimiz (asm), Ümmü Hani’nin evine ara-sıra gittiyse, onun tek başına gidip gitmediği, Ümmü Hani’nin evinde başka insanların bulunup bulunmadığını da bilemiyoruz. Halvet (kapalı bir alanda baş başa kalmak) durumu olmadığı sürece, bu gidişlerde bir beis yoktur.
c) Farzımuhal, Hz Peygamber tek başına, Ümmü Hani’nin de tek başına evde olduğu bir zamanda da gitmiş olsa, mümin olarak bunun Hz. Peygambere mahsus bir durum olduğunu söylemek iman şuurunun gereğidir. Kuran’ın ve binden fazla gösterdiği diğer -hissi- mucizelerin şehadetiyle peygamber olduğu ispat edilen ve ilmi kriterler bakımından bunda asla şüphe olmayan bir peygamber (asm)’in özellikle dini konularda yaptığı (Bedir ganimetleri taksimi konusunda, ABESE suresinin iniş sebebi olan hadiseler gibi, istisnai olan ve sonradan Allah tarafından düzeltilen olaylar dışında) her şey doğrudur. Özellikle bu yapılanların Allah tarafından bir düzeltme ve uyarı görmemeleri durumunda bunların doğruluğunda şüphe olmaz. Bir mümin için olmaz ve olamaz..
d) Miraç gecesinde Ümmü Hani’nin evinde olduğu konusu ise, hadis rivayetlerinin bir çelişkisidir. Zira, Ümmü Hani, Mekke fethi sırasında İslam’a girdi ise, onun miraç gecesinin sabahında namaz kılması düşünülemez.
e) Müslim’in bir rivayetine göre, Ümmü Hani şöyle demiş: “Ben Mekke fethi günü Hz. Peygamber (asm)’in yanına gittim. O sırada kendisi yıkanıyordu ve Kızı Fatıma da ona bir settare/örtü tutmuştu. (Buharî, Gusl, 21, Salat, 4, Edeb, 94; Müslim, Hayz, 70)
Diğer bir rivayette “Mekke’nin yukarısına gidip orada gördüm.” şeklinde bir yer tayini de vardır. (Müslim, a.y)
f. Hz. Peygamber (asm) Mekke fethi sırasında Ümmü Hani’nin evinde kalmıyordu. Onun çadırı başka yerde idi. Oraya sırf yıkanmak ve kuşluk namazını kılmak için gitmiştir. Daha sonra tekrar çadırına dönmüştür. (bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 8/19)
g) Hz. Peygamber (asm)’in Ümmü Hani’ye evlenmeyi teklif ettiğine dair rivayet sahihtir. (bk. Müslim, 201; Taberani, Evsat, 4242)
Değişik kaynaklarda yer alan bu hadis rivayeti sahihtir. (bk. İbn Hacer, 9/512; Mecmau’z-Zevaid, 7428)
h) Hz. Peygamber (asm)’in miraca çıktığı gece Ümmü Hani’nin evinde olduğuna dair İbn İshak’ın yaptığı rivayet (Siretü İbn Hişam) zayıftır. Doğrusu Buhari ve Müslim’in belirttiği gibi, Beytullah’ın bitişiğindeki ‘Hatîm”de yahut (Müslim’e göre) Mescid-i haramda yatarken miraç davetini aldı. (bk. Buhari, hno: 3887; Müslim, 262)
Müslim’in rivayetindeki Mescid-i Haram ifadesi, İsra suresinin ilk ayetine de uygundur.
KAYNAK: sorularlaislamiyet.com/hz-muhammed-ummu-haninin-evinde-kalmasi-boy-abdesti-almasi-nasil-aciklanabilir

Mide Bütün Hastalıkların Evidir. Bütün Hastalıkların Baş İlacı da Perhizdir, Anlamında Hadis Var mı?

Soru Detayı:

“Mide bütün hastalıkların evidir. Bütün hastalıkların baş ilacı da perhizdir. Her bedene alıştığı ve ihtiyaç duyduğu şeyi ver.”

Tıp ilminde mâhir Hıristiyan bir doktor, hadîs âlimlerinden Hüseyin bin Ali el-Vâkidî’ye (rahimehullah):
“Bilirsiniz ki ilim iki çeşittir: Birisi vücut (tıp) ilmi, diğeri de din ilmidir. Neden sizin kitabınız Kur’ân-ı Kerim’de tıp ilmine dâir hiçbir şey yoktur?” diye sorar. Hüseyin bin Vâkidî (rahimehullah) şöyle cevap verir:
“Muhakkak Allâhü Teâlâ bu ilmin tamamını bir âyetin bir kısmında beyan etmiştir.” Doktor bu âyetin ne olduğunu sorunca: “O âyet (meâlen): “...Ve yiyiniz ve içiniz, israf da etmeyiniz. Şüphe yok ki, o (Allah) isrâf edenleri sevmez.” (A’raf Sûresi, âyet 31) der.” Yani: Allahü Teâlâ’nın sizin için helâl kıldığı yiyecek ve içeceklerden yiyiniz ve içiniz, fakat israf etmeyiniz. Harama hiçbir suretle teşebbüs etmeyin, çok fazla harcamaktan kaçının, kendinize zarar verecek şekilde ve çok yemekten uzak durun.
Bunun üzerine Hıristiyan doktor:
“Peygamberiniz bu mevzuda bir şey söylemiş mi?” diye sorar. Hüseyin bin Vâkidî (rah.) da:
“Evet, Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) de tıp ilmini bir hadîs-i şerîfte beyan etmiştir (toplamıştır). Bu hadîs-i şerîf şudur: “Mide bütün hastalıkların evidir. Bütün hastalıkların baş ilacı da perhizdir. Her bedene alıştığı ve ihtiyaç duyduğu şeyi ver.” Doktor bu cevabı alınca: “Hakîkaten sizin Kitabınız ve Peygamberiniz (en meşhur tıp âlimlerinden) Câlinus’a ihtiyaç bırakmamıştır. (Yani sıhhati muhafaza etmenin ve hastalıkları yok etmenin aslını ve özünü açıklamışlardır), diyerek hayranlığını beyan eder.” (İzhâru’l-Hak, Rahmetullah Hindî)

Cevap:



“Mide bütün hastalıkların evidir. Bütün hastalıkların baş ilacı da perhizdir.” (içinde “Her bedene alıştığı ve ihtiyaç duyduğu şeyi verir.” ifadesinin olmadığı) hadis rivayeti için bk. Acluni, Keşfu’l-Hafa, 2/252.
Bu rivayetin merfu olarak yani Hz. Peygamber Efendimizin sözü olarak sahih kaynaklarda yer almamıştır.
Sahavi, bu rivayetin merfu olarak zikredilmesinin doğru olmadığını, bu sözün, Arapları ve başkalarının meşhur tabibi olan Haris b. Kelde’ye ait olduğunu ifade eder. (bk. el-Mekasıdu’l-Hasene, 1/611)
Gayrimüslim doktor ile el-Vakidi arasında geçtiği bildirilen bilgiler için bk. Acluni, Keşfu’l-Hafa, 2/253.
KAYNAK: sorularlaislamiyet.com/mide-butun-hastaliklarin-evidir-butun-hastaliklarin-bas-ilaci-da-perhizdir-anlaminda-hadis-var-mi